LAKİ VİNGAS İLE KAHVE ARASI: Cemaat Vakıflarında tarihi dönem
LAKİ VİNGAS İLE KAHVE ARASI: Cemaat Vakıflarında tarihi dönem
İkinci kez Cemaat Vakıfları Başkanlığı’na seçilen Laki Vingas’la 2011 yılının ağustos ayında yürürlüğe giren Vakıflar Kanunu ile ilgili gelişmeleri ve cemaat vakıflarının geleceğe yönelik çalışmalarını konuştuk.

Yeniköy Sinagogu’na eşi Jüliet Vingas ile birlikte yaptığı nezaket ziyareti sonrası sohbet etme olanağı bulduğum Laki Vingas, çok kültürlülüğün bir ülkeye zenginlik kattığı inancında.

Geçtiğimiz Ocak ayında ikinci bir kez Cemaat Vakıfları Başkanlığına seçildiniz… İlk başkanlık döneminizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Nispeten zor ancak çok faydalı ve güzel geçti.

Çünkü bir iş tanımının ve tecrübemin olmadığı bir görevdi. Farklı din mensubu birisinin, devlette bir kurumun en üst kademesine seçilmesiyle ilgili… İş tanımını da benim yapmam gerekirdi. Tabii bu çok büyük bir onurdu.  Cumhuriyet tarihinde ilk defa farklı inanç gruplarının azınlıkların, cemaat vakıflarının temsilcisi olarak oraya gidiyordum. Büyük bir mesuliyetti. O açıdan zordu. Görevimi yerine getirebilmem için öncelikle o cemaatlerin kültürlerini, dengelerini, hassasiyetlerini ve hedeflerini keşfetmem gerekirdi. Dolayısıyla bir taraftan devleti, diğer yandan cemaatleri ve onları da birbirlerine temsil etmeyi öğrenmem gerekirdi.  1924’te kurulmuş bir kurum, 85 sene sonra 2009’da bu kuruma, aynı zamanda yönetim kadrosuna hiç düşünemeyeceği bir yönetici geliyor. Türkiye’nin bu girişiminde AB sürecinde önemli bir rol oynadı. Bu süreç içersinde de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün beş kişilik meclisi on beş kişiye çıkarıldı. 

İlk üç yıllık süreç birbirimizi anlamak, keşfetmek için çok faydalı oldu. Her zaman söylediğim gibi ortak bir amaç için uğraşmamız gerekiyor ise önce tanışmamız gerekir. Dolayısıyla tanıştıktan ve diyalogu kurduktan sonra güveni tesis ediyorsunuz daha sonra da var olan sorunları çözmek için çok farklı boyutlar gelişiyor. Kendi rolümü biraz da karakterim ve yetiştirildiğim ortamla ilgili olarak yalnız Vakıflar Genel Müdürlüğü ile cemaatlerin arasında git-gelin dışında devletin başka kurumlarıyla, Dışişleri, İçişleri, Kültür Bakanlığı ile temas etme olanağı buldum. Bu süreçte bu bakanlıklar da çok etkin oldu. Öte taraftan cemaatler arası ilişki geliştirdim.

Sizi bu göreve aday olmaya neler teşvik etti?

26 sene boyunca, doğu cemaatleriyle daha çok kültürel açıdan kendi başıma inisiyatif kullanarak çalışan bir kişiydim. Bütün hedeflerim zordu ama hepsinin ortak yönü kültürel birlikteliği geliştiren ve öne çıkartan hedeflerdi. Kültür yoluyla diyalogu seviyorum.

2005’e kadar azalan Rum Cemaati’nin özgüvenini arttırmak adına bir girişimde bulunması gerektiğini düşünüyordum.  2006 yılında yapılan “Bugün ve Yarın” konulu konferans,  bir dönüm noktası oldu. Söz konusu konferansta yurtdışında yaşayan Türkiye kökenli Rumlara  “Biz burada yaşıyoruz bugünümüzü ve yarınımızı düşüneceğiz, katılmak istiyorsanız gelin”  çağrısı yaptık.  On bir ülkeden 300 kişi geldi. Daha sonraki yıllarda Rum Cemaati’nin yenilenmesi konusunda rol üstlendim. 2008’de kanun çıktı. Rum Cemaati Vakıfları’nın fazla olması, bu konudaki pozisyonumu güçlendirdi. Musevi Cemaati ile bazı Ermeni Cemaat Vakıfları’nın desteği ile seçildim. 

Toplum bireylerinin sizin başkanlığınızdan önce Cemaat Vakıfları gibi bir oluşumdan haberleri yoktu. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Öncelikle başkan değil temsilciyim. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağlı üst kurum diyebileceğimiz bir kurumda 3-4 çeşit vakıf var.  Bunlardan 42 bine yakın bir rakam, Müslüman mazbut vakıflardır. 300 küsur ilhak vakıflardır. Bir de biz cemaat vakıflarıyız ki, 161’dik 164 olduk, bu sayıyı arttırmaya çalışıyoruz. Şu anda 164 tane yaşayan faal vakfımız mevcut.  Vakıflar, 5- 10 yıl öncesine kadar cemaat hayatında bazen önemsiz gibi gözükürdü. Oysa bütün cemaatlerin sermayesi orada. Gelenek, din kültür ve sermaye finansal güç anlamında. Dolayısıyla ister cemaatte etkin bir rol alın, ister dışarıda kalın, cemaat okuluna gidin veya gitmeyin ister dindar olun, ister olmayın bir şekilde hayatınız boyunca cemaat kurumlarından birisine gidiyorsunuz. İster ibadet, ister ihtiyarhane, ister hastane, ister kültürel ve sosyal hayatlar… Bütün bunlar tüzel kişilik önünde vakıflardır. Yaptığım tüm konuşmalarımda vakıflarımızın önemini vurguluyorum.  Vakıflarımız 21. asırdaki bir toplumun tek dayanağı tüzel kişilikler olmamalıdır, yeterli değildir. Bu kurumlar 19. asırdan gelen bir örgütlenme sistemini temsil ediyorlar. Oysa bizler bugünkü modern topluma 21. asırda daha dinamik örgütlenme şekilleri oluşturmalıyız. Bütün enerjimizi sadece vakıflara yönelik harcamamalıyız. Bizler için önemli olan vakıfların,  daha düzgün, daha sade verimli bir yönetim planlamasıyla modern kurumlarda düşünce kuruluşları, kültür merkezleri, sivil toplum kuruluşları vs gibi yeni kuruluşlara da ön ayak olmak gerekir. Vakıflar, bulundukları yerlerde kültür köprüsü vazifesini de görüyorlar. 

Bursa veya Antakya’da çok az sayıda Musevi kaldı. Ancak buna rağmen bu vakıfların varlığı bir tüzel kişiliktir, hukuki statüsü vardır. Ve onun üzerine inşa edebileceğin bir temeldir. Bugün vakıflar kanunu, yeni bazı imkânları sağlıyor. İktisadi işletmeler kurabiliyorsunuz, mülkü geliştirebiliyor, alıyor ve satıyorsunuz. Bütün maddi kaynağını mülklerde tutmak zorunda değilsiniz. Ticaret yap…

Örneğin Elazığ Harput’ta bir Hıristiyan vakfı var…  Oradaki bu Süryani vakfını çok önemsiyorum. Çünkü Elazığ’da çok az gayrimüslim kaldı. Onların varlığı oradaki kültürel gelişime bir katkıdır. Bir kültürü temsil etme açısından çok önemlidir. Oradaki halkı geliştiriyor, bir kültür ilişkisi oluşturuyor ve daha kozmopolit insanlar olma adına büyük etki sağlıyor.

Adıyaman’da Hıristyan olduğu bilinmez, hatta Süryani Metropolit’i var. Anadolu vakıflarını öne çıkartıyorum, zira tüm cemaatlerimiz yoğunlukla İstanbul’da yaşadıkları için Anadolu’da kalan köklerimizi unutuyoruz. 

 

Cemaat vakıfları’na yönelik yeni yasanın çıkarılmasının ne gibi yararları olacak ve eskiye oranla ne gibi değişiklikler olacak?

Ağustos 2011’de çıkan Başbakan’ın ifadesi tamimiyle bir yönetmeliktir, bir kanun hükmünde kararnamedir ve taşınmazlara yöneliktir. Bu faaliyetler ve etkinlikler gündemde oldukça cemaatlerin varlığı daha çok gözüküyor, onların ihtiyaçları daha çok gündeme geliyor, görünürlülükleri öne çıkıyor ki bu bence çok önemli; cemaatler artık yaptıklarıyla daha görünür hale gelmesi gerekiyor.

Yalnız “az kalmış, onları koruyalım”, “tahammül edelim”, “ iyi insanlardır” filan gibi hoşgörüyle veya “bunlar antika gibidir koruyalım bize katma değer sağlar” şekliyle değil. Burada eşitlik anlamında söylüyorum, cemaatlerin görünürlülüğü bu açıdan ne kadar artarsa kendi içimizdeki sıkıntıları da daha iyi gideririz.

Cumhuriyet tarihinde hem yabancı olarak algılandık o gözle bakıldık, bizler de yabancılaştık. Çünkü siz yabancı olarak algılandığınız bir ülkede, farklı hassasiyetler geliştirerek kendinizi yabancı gibi hissediyorsunuz ve o hassasiyetlerle yaşamaya çalışıyorsunuz.  Dolayısıyla özgürlüğünüz kısıtlanıyor. Kendi hüviyetinizi öne çıkararak özgür yaşamadığınız zaman ciddi sıkıntılar oluyor, gelişimimiz engelleniyor. Son çıkan kanun hükmünde kararname taşınmazlara yönelik çok önemli bir karardır. Ufak tefek eksikleri olsa da 2003’ten beri taşınmazlar konusunda çok önemli bir değişim söz konusu:

1-Devlet politikasının taşınmazlara yönelik tüm hataları kabullenmiş olması. Bu kabulleniş önemli ve temel bir adım.

2- O süreci geliştirmeye çalışıyorsunuz. 2003 ve 2008’de çıkan kanunların hiçbiri mükemmel değildi. Daha da mükemmel olması için 2011’de bir kanun çıkıyor. Yine de eksiklikler varsa bir sonraki aşamada onlar da tamamlanacak.

Yeni kanunun uygulaması doğru yansır ise cemaatlerin taşınmazlarla ilgili büyük problemleri kalmayacaktır.

Gayrimüslimlere karşı ötekileştirme yapılıyor.  Yeni anayasa çalışmaları kapsamında hükümet yetkilileri farklı din temsilcilerinin önerilerini duymak istediler. Sizce hükümet temsilcilerine önerilen kanunlar, buna engel olabilecek mi?

Anayasa konusunda ülkenin muhtelif toplumlarını dinlemek istemeleri çok önemli bir gerçeği gösteriyor. İlk defa tüm deneyimlerinden sonra Türkiye ve Cumhuriyet’in olgunluk döneminde halkını daha iyi kucaklayabileceği halkın da, daha rahat edebileceği bir anayasa yapma gerçeği önündeyiz. Parlamento partileri bu hassasiyeti gösteriyorlar. Komisyonda partilerin üçer kişilik temsilcilerinin olması, hükümetin de bu konudaki kararlılığını gösteriyor. Önemli olan toplumun da mutlu olacağı bir konsensüsün sağlanması ve anayasanın bu çerçevede çıkarılması. Neden farklı dinlere mensup kişileri davet ettiler? Neden bu konuda aktif bir rol oynamak istedik?

Sesimiz dinlensin, bizim de Anayasa’mız olsun diye taleplerde bulunduk.  Çünkü,  kendimizi bu ülkenin temel vatandaşlarından hissediyorsak, böyle bir çalışmada katkımızın olması gerekiyor.

Nefret söylemi, ötekileştirme bağlamında ise,  tabi tüm toplumlarda bu gibi sıkıntılar oluyor. Özellikle Balkanlarda, doğu ve Arap ülkelerinde… Bu bir süreç, son yıllarda kendimizi ifade etme adına önemli merhaleler kat edildi. Basın ve televizyonda dinlerle ilgili bir çok programlar yapılıyor, bunlar da görünürlülüğümüzün artmasında ve ötekileştirme katsayısının düşmesi konusunda büyük katkı sağlayacak. Belki hiçbir zaman sıfır mertebesinde olmayacaktır ancak, ciddi anlamda kendimizi ifade etme platformlarını kullanırsak ve bu hak bizlere sağlanırsa, bitmezse de azalacak. Ötekileştirme bir süreçtir sadece beklemekle olmaz katkıda da bulunmak lazım. Cemaat mensuplarının doğal bir şekilde üstlerine düşen görevleri yerine getirmeleri gerekir.

Gelecekte dışişleri bakanlığında gayrimüslim bir Türk vatandaşı görebilecek miyiz?

Yalnız dışişleri bakanlığında, Avrupa bakanlığında başka bakanlıklarda değil kamu görevinde de görebiliriz. Ancak hepimizde yılların getirdiği bir zihniyet var; “ Nasıl olsa beni almayacaklar başvurmayayım”. “Beni alsalar bile orada kendimi geliştiremem, yükselemem” algısından dolayı devamlı defansif bir olay var.  Gönlünde böyle yerleri olan insanlar biraz cesur olsunlar.

Geleceğe yönelik ne gibi projeleriniz var?

Cemaatlerin birbirlerini tanımaları hususunda büyük gayret sarfediyorum. Çünkü bahsettiğimiz 75 milyonluk Türkiye’de toplam 100-105 bin kişi. Çok küçük bir grup, bu kişileri birleştiren veya ayıran ortak değerler var. Bunların birbirlerini iyi tanıması lazım. Bu dinamiklerden, ortak katma değerler elde etmemiz gerekiyor. Cemaat vakıflarımızın tekrar mülklerine sahip olmaları, onları değerlendirmeleri ve ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra ortak projeler üretmeliler. Umarım 2013’te hep birlikte finansal kaynaklar sağlayıp, herkese yönelik ortak sosyal projeler üretiriz.

Laki Vingas ile sohbetimizin sonuna yaklaşırken bu kadar yoğun programı olan bir kişinin ailesine vakit ayırıp ayıramadığını sordum. Yanıtı ise şöyle oldu: “Bu bir soru mu?” Gülüştük. “21, 18 ve 12 yaşlarında üç çocuğum var. Onları biraz ihmal ediyorum. Ama zamanla onlar da bu konudaki gönül bağımı ve hassasiyetlerimi bir şekilde değerlendirecekler,” dedi.

 

 


Ester YANNİER