BİR KORTEJO GEZİSİ: İzmir’de kaybolan tarihe arka pencereden bakmak...
BİR KORTEJO GEZİSİ:  İzmir’de kaybolan tarihe arka pencereden bakmak...
İzmir, tarihinden gelen bir hoşgörü ve yardımlaşma anlayışına sahiptir. Burada üç semavî dinin inançlıları, çeşitli mistik akımlar ve yaşam biçimleri bir büyük aile gibi kaynaşmıştır. İzmir hepsini kendi içinde barındırmıştır.

1492’de İspanya’da başlayan zorunlu göçün sonucunda Anadolu’ya geçen Yahudilerin bazıları İzmir’e yerleşmişti. O dönemde burada az da olsa bir Yahudi nüfusu vardı. Yahudiler İkiçeşmelik, Agora, Tilkilik, Basmane semtlerinde oturmaktaydılar. Ekonomik ve siyasal nedenlerle bir arada olmaları söz konusuydu. Avrupa’da yaşanan travma henüz geçmemişti... Buna İzmir’de yaşanılan son 200 yıldaki büyük yangınları da ekleyebiliriz. Tüm bunlar Yahudilerin kendi içlerine dönük, kapalı bir yaşam sürmesine neden oluyordu. Nihayet 1948’de İsrail Devleti kuruldu. Ardından büyük bir göç başladı. Ancak bunu tetikleyen olayları da unutmamak gerekiyor. Sözgelimi, 1942 – 1943’de çıkarılan Varlık Vergisi sonucu Aşkale sürgünleri, 1934’deki Trakya olayları, 6 - 7 Eylül 1955’de İstanbul’da azınlıklara yapılan saldırılar... Yakın tarihimizde yaşanılan bu türden siyasî olaylar ve savaşlar nedeniyle İzmir’den (ve birçok şehirden) Yahudiler ayrıldı. Geriye çok az bir nüfus kaldı. Onlar da İzmir’in merkezî semtlerine geçtiler. İşte bu göç sonrasında ‘kortejolar’ boşaldı, kimsesiz kaldı. 1950’lilerin sonundan itibaren İzmir’e kırsal kesimden gelenler kortejoları doldurdu. Artık buralarda güvenlik, temizlik, dostluk ve komşuluk bitmişti. Yeni gelenler kendi yerel kültürlerini, geleneklerini ve alışkanlıklarını da kortejolarda kullandılar. Yahudi kültürü tamamen bitmişti...

Dayanışma içindeki yaşam

Kortejo aslında sözlük olarak ‘avlu’ anlamındadır. Tek bir kapıdan girilen, avluda ortak bir çeşmesi bulanan, alt üst birer odası olan bir tür ‘komün’ yaşam evidir. Giriş kapısı kapandığında, buradaki aileler kendi başlarınadır. Dış dünya ile temasları tamamen kesilmiştir. Hem korunaklı, hem de dayanışma içindedirler. Yahudiler buradaki daracık odalarda uzun yıllar yaşadılar. Birçok kez gezdiğim ve her defasında gördüğüm sefalet nedeniyle duygulandığım bu kortejoları bir de dostlarımla gezmek istedim. Basmane, Tilkilik ve Agora semtlerini avucunun içi gibi bilen değerli tarihçi-yazar Orhan Beşikçi’ye bizi gezdirmesi için rica ettim. Raşel Rakella Asal ve Sarit Bonfil daha gezi başlamadan heyecanlıydılar. Tilkilik diye tanımlanan bölgedeki kortejoları (buradaki adıyla, Yavuthaneler) gezmeye başladığımızda, yakın tarihimize tanıklık ediyorduk. Ancak binalar bakımsızlıktan bozulmuş, kırsal kesimden gelenlerin adeta gasp ettiği birer viraneye dönüşmüştü. Kortejolarda yaşanılan aşklar, dostluklar, komşuluklar, söylenilen şarkılar, birlikte yenilen yemekler yoktu artık.

Tarihi mirastan, ucuz pansiyonlara

Afrika kökenli insanların ucuz pansiyon diye kaldığı, birçoğunun içinde ne olduğunu bilemediğimiz türden işlerin yapıldığı birer ucube olmuştu. Otopark mafyasının bilerek bu türden binaları yıktırdığını gördük. O kendine özgü mimarisi olan, avluda yemeklerin pişirildiği, şarkıların söylenildiği, Şabatların kutlandığı evlerde pislik, yıkıntı, ağır bir koku hâkimdi. Yahudi kültüründen geriye çok fazla bir şey kalmamıştı. Yakın tarihe kadar buralarda Yahudilerin işlettiği fırınlar vardı. Mis gibi boyozların, böreklerin yapıldığı o otantik fırınlardan çok kez alışveriş yapmıştım. Semtte bir hamam ve bir de havra olduğu iddia edilen metruk bir bina vardı. Hamam bakımlı olmasına karşın, sözü edilen bina bakımsız ve kaderine terk edilmişti. O sokağa güvenlik nedeniyle giremedik...

Buradaki tarihsel doku, estetik ve mimarî açıdan son derece kötü durumda artık. Kent yönetiminin yeterince ilgi göstermediğini belirtmek gerekiyor. 

Nasıl kurtarılabilir?

Bu kortejoları gördükçe aklıma bir düşünce geldi. Bu kortejolar kurtarılabilir miydi? Yapılacak olan bir müze sayesinde en azından yakın dönemde kullanılan bazı eşyalar, siyah beyaz fotoğraflar, giysiler sergilenebilirdi. Hem turizm açısından, hem de tarihsel değeri açısından böyle bir müzenin önemli olduğunu söyleyebilirim. Bir kente sahip çıkmak, kendi tarihine sahip çıkmaktır aslında. Yahudi kültürünü bir müze aracılığıyla yaşatmak gerekiyor. Üstelik bu gelecek nesillere de örnek olur. Kentin işlek bir semtinde böyle bir bina o bölgeye can verir. Buraya gelecek olan turistler sayesinde çevredeki esnaf gelirini arttırır. Bölgenin mimarî dokusu yenilenecek ve estetik olarak güzelleşir. Müzeye gelen herkes yakın döneme kadar yaşanılan anlamlı dostlukların neler olduğunu görür.İzmir’de bir döneme damgasını vuran kortejo kültürünün varlığı, etkisi ve güzelliği kalıcı olur. Bu konu aydınlığa çıkınca edebiyatçılar, şairler, ressamlar, mimarlar, sanat tarihçileri, arkeologlar, rehberler kortejolarla daha çok ilgilenir. Ortaya kimbilir ne güzel eserler çıkar. Yahudi yaşam ve kültürü bu kortejolar ile tarihte yerini alacaktır.

Çevrede tanıştığımız eskiler bize hep o günleri anlatıyor. “Az ileride falanca otururdu, çok güzel yemekler yapardı. Kocası ne iyi bir adamdı.” Bir başkası şunları söylüyor. “Hepsi gitti, onlar yok artık!” Evet, burada Yahudiler yaşamıyor. Hepsi göçtü. Kimi kentin içlerine, kimileri de yurtdışına gitti.  

Orhan Bey çevreyi tanıtırken, Sarit Hanım sürekli fotoğraf çekiyor. Öylesine otantik, ilgi çekici, insanı büyüleyen görüntüler vardı ki hangisi anlatsam acaba? Bir kortejonun içine girdiğimizde, hepimiz birden bambaşka bir dünyaya geçtiğimizi sandık. Işığın puslu yansıması bizi geçmişe götürmüştü. Binanın kötü durumda olmasına karşın görkemi hemen belli oluyordu. Avluda dolaşan kediler, iplere asılı çamaşırlar, birkaç yaşlının kendi aralarında fısıldaşarak konuşması... Odaların boyasız ahşap kapıları, kötü bir mavi renkle boyanmış duvarlar, anılar gibi dökülmüş sıvalar, boynu bükük susuz kalmış bir tulumba... Avluda sustuğunuz zaman 60 – 70 yıl öncesinden bir ses duyacakmışınız gibi oluyor. Konuksever bir Yahudinin “Buyurun, boyozlarımız tazedir. Birlikte yiyebiliriz” sözlerini duyuyoruz sanki. Alt üst odalardaki sefaleti anlatmaya olanak yok. Ancak Hindistan’ın ücra köşelerindeki yoksulluk kadar desem, belki inanabilirsiniz. Kortejolar böyle mi olmalıydı diyoruz... Merak ediyorum İzel Rozental bu görüntüleri nasıl çizerdi acaba? Bir dahaki gelişimizde yanımızda fotoğraf sanatçısı (iş seyahatı olduğundan gelememişti) Selim Bonfil de olacak. Bakalım ne güzellikte kareler çekecek bizlere.

Geziye devam ederken sokaktaki meraklı bakışlar, gelen geçenler, sahipsiz kediler, sıkça duyulan korna sesleri arasında ilginç bulduğumuz binaları birbirimize gösteriyoruz. Evet, Basmane ve Tilkilik semtlerinde bir zamanlar Yahudi ailelerin yaşadığı evler var(dı). Şimdi her birinde kâğıt toplayan çocukların çuvalları, bira şişeleri, cam kırıkları, poşetler... Nereye baksak pislik, yoksulluk, karmaşa vardı. Gezi boyunca bu kötü görüntüleri konuştuk.

İzmir’de yakın döneme kadar varlığını sürdüren kortejoların bugünkü halini anlatmaya çalıştım. Her biri bakımsız, pislik içinde. İnsanın vicdanı sızlıyor. Birçoğu da yıkılmış, el değiştirmiş. Bu arada unutmadan söyleyeyim ki İzmir’de eski havraların restorasyonu için çalışmalar başlatıldı. Yahudi kültürü bu çalışmalarla kent tarihi içinde varlığını sürdürecektir.  


Tufan ERBARIŞTIRAN