“Birlikte yaşayabilmek”
“Birlikte yaşayabilmek”

Sant’Egidio Cemaati tarafından 25 yıldır devam eden ‘Dinler ve Kültürlerarası Diyalog Programı’ bu yıl Eylül ayında Almanya’nın Münih şehrinde gerçekleştirildi. Bu yılki teması ‘Birlikte yaşayabilmek’ olan seminere Hahambaşı Rav Haleva da katıldı

Birçok ülkenin siyasi ve dini liderlerin katıldığı söz konusu seminere katılan Hahambaşı Rav İsak Haleva ‘Birlikte Var Olmanın Zeminleri’ başlıklı bir konuşma gerçekleştirdi.

 1986’dan beri devam eden bu seminerler, yaklaşık yüz ülkeden politikacı, akademisyen, gazeteci ile dini liderler bir araya topluyor ve aralarında bir barış temini için zemin yaratıyor. Üç gün süresince 35 kadar panel düzenleniyor. Hahambaşı Rav İsak Haleva üç yıldır bu seminerlere katılıyor ve panelist olarak söz alıyor. 

Üç yıldır “Dinler ve Kültürlerarası Diyalog Programı”na katılıyorsunuz…

2009 yılında Napoli, 2010 Barselona, 2011 yılının Eylül ayında ise Münih’te bir araya geldik. Gelecek yıl Saraybosna’da yapılacağı ilan edildi. Bu tarih açıklandığında bayramlar dolayısıyla belki katılamayacağımı ifade ettiğimde organizasyonu düzenleyen Sant’Egidio Cemaati yetkilisi Andrea Riccardi, herhalde toplantılarda faal olduğumdan, özelikle katılabilmem için tarihleri kendisinin ayarladığını ifade etti.

Bu seminer birçok dini liderlerin birbirlerini tanımasına fırsat yaratıyor, fikir alışverişinin yapılmasına da olanak sağlıyor. Özellikle panellerde tanımadığım dinleri de tanıma fırsatını buluyorum.

Böyle bir önemli seminere davet ediliyor ve büyük kabul görülüyor olmaktan cemaatim adına gurur duyuyorum.

İki sene dua hakkında, duanın Yahudilikteki önemini dile getiren konuşmalar yapmıştım. Bu yıl ise seminerin ikinci günü, İtalya Dışişleri Bakanı Franco Frattini, Almanya CDU Genel Sekreteri Hermann Bröhe, Hindistan Başpiskoposu Kardinal Oswald Gracias, Pakistan İslam İdeolojileri Temsilcisi Muhammad Khalid Masud, Bosna-Hersek Katolik Piskoposu Pero Sudar, Endonezya Muhammadiyah Başkanı Din Syamsuddin panelist oldukları “Arguments for Living Together” panelinde, birlikte var olabilmenin zeminlerini irdeleyen “Beraber Yaşayabilmek” başlıklı bir konuşma yaptım.

Aynı panelde İtalya Dışişleri Bakanı Frattini yaptığı konuşmada, Başbakanımız Erdoğan’dan cemaat vakıfların mal varlıklarının iade etmesi konusunu örnekleyerek kendisinden övgüyle söz etti.

Seminerde diğer kültürlerin tanınmasına olanak sağlayacak aktiviteler

gerçekleşiyor mu?

Son gün İsrail Kültür Bakanı’nın katılımıyla Münih’in yakınlarında bulunan Dachau Temerküz Kampı’nda bir ziyaret gerçekleştirildi. Kampta herkesin kendi dilinde dua ettiği çok etkileyici bir tören düzenlendi. Verilen bilgilere göre öncelikle politik suçluların tutuklandığı kampa daha sonra Yahudileri almışlar. Kampı bir rehber eşliğinde gezdik. Rehber o denli ayrıntılı anlattı ki çok etkilendik. Rehbere, kampın yerleşimin biriminin o kadar yakınında olmasına rağmen nasıl oluyordu da kimse buranın varlığından haberdar olmadığını sorduk. Yanıt ise bilmemelerinin imkânı olamayacağını idi… Bütün dinlerin temsilcilerinin önünde yaşananların detaylarının anlatılmış olması, hâlâ Holokost inkârcılığının var olduğu günümüzde önemli bir tutum…

Yine son gün her dinin temsilcisi kendi ibadethanesinde duasını yaptıktan sonra daha önceden belirlenen bir noktada toplanılarak yürüyüş gerçekleştiriliyor. Bu sene bir parkta toplandık ve her dini temsilci konuşmasını gerçekleştirerek bir mum yaktı. Parktaki bu toplantıya gelen küçük çocuklar din adamlarından siyasi liderlere iletmemiz için “Lütfen dünya barışını sağlayın” mesajını verdiler. Biz dini liderler zaten bu mesajı kendi dindaşlarına nasıl iletebileceğini düşünüyor ve bunu başarmanın yollarını arıyoruz. Bize bunu nasıl yapacağımızı sordular. bazı insanlar bulanık sularda gezmek istiyorlar. Bu bulanık sulardan istifade etmek amacıyla ortalığı daha da karıştırıyorlar. İlginç olan o yürüyüş esnasında muhteşem bir birleşme mesajı veriyoruz. Her sene bir ilerleme olduğunu gözlemliyorum. Farklı dinlerin temsilcileri ortak dilleri olmasa dahi birbirleriyle göz teması sağlayarak barış mesajı iletiyor.

Bosna Hersek’in hem müftüsü hem de başpiskoposu toplantının seneye Saraybosna’da yapacaklarını ilan ettiler. Gelecek sene Saraybosna’da yapılması da çok anlamlı. Orada, etnik tutumlardan kaynaklanan kanayan büyük bir yara var. Öyle ki bir Müslüman ile bir Hıristiyan liderin el ele böyle bir davete bulunması ayrıca çok anlamlı.

Günümüzde terör tüm dünyayı sarmış durumda. Buna bir son vermenin yolunu bulmamız gerektiğini düşünüyorum. Bir toplantıda katılımcılara şöyle bir öneride bulunmuştum; tüm dini liderlerden oluşan bir şura oluşturulsun ve bu kişiler bir terör olayı gerçekleştiğinde saldırıyı topluca protesto etsinler. Şayet teröristler kendi dini liderlerinden bir besin kaynağı görmezler ise yavaş yavaş azalabilir diye düşünüyorum. Ancak ağız birliği ve toplu bir tavır sergilenirse bir gelişme sağlanabilir.

 Hahambaşı Rav İsak Haleva’nın konuşmasının tam metni: 

“Değerli Dostlar,

Konuşmamın hemen başlangıcında; bu toplantı için “ Birlikte Varolmanın Zeminleri” temasının çalışma konusu olarak saptanmış bulunmasını isabetli bulduğumu ve takdirle karşıladığımı belirtmeme izin veriniz.

Gerçekten de “Coexistence/Birlikte Varolma” kültürünün yerleşip gelişmesini en çok isteyenlerimiz, bunun için en çok çaba sarf edenlerimiz bile çoğu kez “Birlikte Varolma”nın hangi zemin üzerinde yükselebileceğine ilişkin öngörülerini açıkça ortaya koymayı gereksiz farz ediyor, bu konuda sanki kesin bir mutabakat varmış gibi doğrudan üstyapı oluşumları üzerindeki görüş bildiriyoruz.

Oysaki türü ne olursa olsun bir yapının direnci ve kalıcılığı üzerinde yapılandırılmış bulunduğu zeminden bağımsız olarak düşünülemez. Bir başka anlatımla ne derece özenle inşa edilmiş olursa olsun sağlamlığı yetersiz bir zemin üzerindeki yapının çevre şartlarına dayanıklılığından emin olunması mümkün olamaz.

Öyleyse “Coexistence/Birlikte Varolma” kültürünün yerleşmesi adına ne tür zeminlere ihtiyaç duyulduğunu; ben kardeşinizin bulunduğum yerden baktığımda bu zeminleri nasıl görmek istediğimi sizinle paylaşmayı denemek istiyorum.

Hiç kuşku yok ki bu görüşlerim tamamen şahsi deneyimlerimin ürünü olup siz değerli kardeşlerimin katkılarıyla zenginleştirilmeye ve tamamlanıp yetkinleştirilmeye muhtaçtır. Umalım ve dileyelim ki her şeye kadir yüce Tanrı bu konuda rehberimiz ve yardımcımız olsun.

Değerli Dostlarım,

Bana göre; “Coexistence/Birlikte Varolma” kültürü ancak ve sadece bu konuda ortak istek ve iradenin var olduğu ortamda yaşam bulabilir. Bunu en temel ve olmazsa olmaz alt yapı unsuru olarak kayda geçirdikten ve bu konudaki ortak iradenin varlığını güvence altına almayı umut ettikten sonra şu aşağıdaki hususlara dikkatinizi çekmeyi yararlı bulmaktayım:

Bence; “Coexistence/Birlikte Varolma”nın zeminlerinden ve belki de en önemlilerinden biri “Evrensel Ahlaki Değerler” olarak tanımlayabileceğimiz insanlığın yaşanmışlığından süzülüp gelen, dahası inanç sistemlerimizin de dayandığı ilahi kaynaklı değerler bütünüdür. Bana göre; ahlaki değerler sistemine bağlı bulunmayan toplumsal birlik ve birlikteliklerin bu eksikliklerini başkaca hiçbir şekilde, hatta yasalarla bile gidermeleri mümkün değildir. Bildiğiniz gibi; “Legges sine Moribus Vannae/Ahlaka dayanmaya yasalar geçersizdir” normu zamanımızdan çok eskilere dayanmaktadır.

“Coexistence/Birlikte Varolma” kültürü zeminlerinin oluşması adına bence en önemli koşullardan bir “Ötekileştirmenin sonlandırılması”dır. “Ben ve benim gibiler” ile “Ben ve benim gibi olmayanlar” yani “Ötekiler” arasına ayırım koymak sözünü etmeye çalıştığım “Birlikte Varolma” kültürünün oluşabilmesindeki en temel engel niteliğindedir.

“Bizler Pozitif-Onlar Negatif” mantığı sonuçta “Bizler”le “Onlar” arasında çatışmayı kaçınılmaz kılar. Oysa hepimiz aynı cevherden var kılındığımız için hiçbirimizin bir diğerine üstünlüğü veya önceliği olamayacağını içimize sindirmemiz gerekir. Bunu hiç unutmayalım derim.

Toplumsal birlikteliklerin ve birliklerin temel harçlarının en önemlilerinden biri de bence; “Ortak Yararlar” ve “Ortak Kaygılar”a ilişkin “Ortak Tutumlar”dır. “Birlikte Varolma” kültürünün oluşması, geliştirilmesi ve sürdürülmesi; sözünü ettiğim bu “Ortak Tutumlar”ın ne ölçüde samimiyet, özveri ve gönüllülük esasına dayalı olarak yaşama geçirilmekte oluşuyla doğrudan bağlantılıdır diye düşünüyorum. Bence burada anahtar sözcükler; “Samimiyet, Özveri ve Gönüllülük”tür. “Birlikte Varolma” kültürü ancak böyle bir zeminde kök salabilecektir.

“Demokrasi”nin, “Küreselleşme”nin, “Adaletin”, “Eşitlik”in ve en geniş anlamıyla “Özgürlükler”in; “Coexistence/Birlikte Varolma” kültürünün oluşması için temel zemin olduğunu burada belirtmenin gereksizliği konusunda hepimizin fikir birliği içinde olduğumuzdan emin bulunmaktayım. Nedir ki, “Düşünce ve İnanç Özgürlüğü” konusunu özellikle vurgulamadan geçmek istemiyorum.

“Düşünce ve İnanç Özgürlüğü”nden özgürce düşünebilme, özgürce inanabilme değil, bireyin düşünce ve inancını günlük yaşamına serbestçe aktarabilmesinin en geniş anlamda güvence altında olması ve bu nedenle de herhangi bir ayırımcılığa uğrama olasılığının dahi bertaraf edilmesi olarak değerlendirmek gerekir.

Burada ayrıca vurgulanması gerektiğini düşündüğüm başkaca önemli hususların da göz ardı edilmemesi lazım: Gelirlerin ve ekonomik refahın adil paylaşımı, eğitimde fırsat eşitliği, kitlelerin sağlık ve tedavi olanaklarına erişimi, beslenme yetersizlikleri ve hatta açlıkla köklü mücadele, uyuşturucu bağımlılığıyla savaşım, kadın ve çocuk istismarının önlenmesi, terör ve özellikle etnik ve dinsel motiflere dayandırıldığı iddia edilen terörle topyekûn mücadele.

Bütün bunlar gerçekleşmeden veya en azından bütün bunların gerçekleşeceğine ilişkin sağlam bir güven oluşmadan insanlar arasında geleceğe ilişkin güzel umutlar beslemekten kolayca söz edilmesinin mümkün olabileceğini ummuyorum.

Değerli dostlar.

Bu yoğun gündem içinde bana tanınan zamanı aşmamak adına düşüncelerimi kısaca özetlemem gerekirse şunu söylemek isterim:   

“Coexistence/Birlikte Varolma” kültürünün oluşmasının zeminleri yerküremizde yaşayanlar arasındaki “Ortak Alanlar”ın keşfi ve bunların giderek geliştirilmesi koşuluna sıkı sıkıya bağlı bulunmaktadır.

Cinsiyeti, inancı, ırkı, derisinin rengi, milliyeti, yaşadığı coğrafi bölge ne olursa olsun İnsanoğlu insanoğludur. İlk bakışta oldukça farklı görünse de temelde ihtiyaçları aynıdır veya aynı türdendir. Daha da önemlisi; cinsiyeti, inancı, ırkı, derisinin rengi, milliyeti, yaşadığı coğrafi bölge ne olursa olsun insanoğlu, insanoğlu olmak niteliğiyle temelde aynı cevherden var kılınmıştır ve kimsenin kimseye üstünlük taslamaya, kimsenin kimseyi dışlamaya, kimsenin kimseyi aşağılamaya, kimsenin kimseyi ötekileştirmeye hakkı yoktur.

Sözlerime Kral David’in 133. Mezmurundan bir mısra ile son vermek istiyorum:

“İne Ma  Tov Uma Naim Şevet Ahim Gam Yahad /

 İşte kardeşlerin birlikte ve beraber oturmaları ne iyi ve ne hoştur.”

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.”

 

 


Ester YANNİER