Yüreğinin ve aklının sesini dinleyen okulllar
Yüreğinin ve aklının sesini dinleyen okulllar

Okul, çocuğun yaşamında erken çocukluk döneminden sonra, en alıcı olduğu ve beslendiği zaman dilimi. Okula başlamak çocuğun yaşamının ikinci büyük ayrılığıdır. Bu yüzden tüm aileler için okul ve okul seçimi çok önemli bir konu

Uzun süredir merak ettiğim ve bir süredir üzerine okuduğum araştırdığım bir konuda bilgilerimi ve deneyimlerimi paylaşmak istiyorum: ‘Okul ve okul seçimi’. Yaklaşık yedi yaşından beri okul hayatında olduğumuz düşünülürse, farkına varmadan hayatımızın çok büyük bir bölümünü kaplar. Şöyle kısa bir hesap yaparsak 7 + 8 = 15, 15 + 4 = 19. Bazılarımız dayanamayız 19 + 4 = 23, hele bazılarımız var ki daha da ileri gider 23 + 2 = 25. Yani okulun kapısından adımınızı bir atarsınız, annenizin kucağından henüz ayrılmışken, bir de bakarsınız çocukluk, ergenlik, genç yetişkinlik bitivermiş ve gelmişiniz 25 yaşınıza, yani yetişkinliğe. Okula küçük bir çocuk olarak girersiniz, yetişkin olarak çıkarsınız. Okul, çocuğun yaşamında erken çocukluk döneminden sonra, en çok alıcı olduğu ve beslendiği zaman dilimi.

İşte sadece bu nedenden dolayı bile hayatımızın önemli ve verimli yıllarını geçirdiğimiz yeri, yani okulu düşünmeden edemeyiz.

Geçenlerde yeni anne olan bir arkadaşım bana dedi ki “Ne kadar zor bir annenin bebeğini bir şekilde başkalarının kucağına vermesi. Elimden geldiğince bu duygumu yenmeye çalışıyorum ama elimde değil; onu en iyi ben tutarım, en iyi ben korurum gibi geliyor”. Bu arkadaşım bir anne ve tabii ki anne babada olan çok doğal bir duyguyu ne kadar güzel dile getirmişti; koruma duygusu. Bebeğini bir başkasına (ki o dönem sıklıkla başkası herkes olur, en yakının bile başkası gibi görünebilir gözüne) veremiyordu. İlginçtir ki bizler de sıklıkla bir çocuk okula başlarken “çocuğu okula vereceğiz” deriz. Evet, aslen “çocuğumuzu okula veriyoruz”. Belki bebekliği geçmiştir, artık bir çocuk olmuştur, hatta onu ama çoğunlukla kendimize de alıştırır gibi “Bak büyüdün, abi abla oldun, okula gitme zamanı” deriz. Yani o kadar da kolay değildir çocuğumuzu okula vermek. Çünkü artık gerçek bir ayrılık vardır. Bu ayrılık anaokuluna gitmekten farklıdır. Anaokuluna gidişte bir zorunluluk yoktur, isteğe tabiidir. Bizler mesleki hayatımızda sıklıkla karşılaşırız; çocuk bir sebeple anaokuluna gitmek istemez, eğer anne ve baba da bu isteği kabul ederse bir bakarsınız çocuk okulu bırakmış, alıştığı sevdiği evinde oturuyor. Ama ilkokulda böyle bir şey mümkün değildir. Devlet baba zorunlu olarak aile ile çocuğun arasına girer ve der ki “çocuk okula gidecek”. Buna “Hayır, henüz hazır değil veya biz ondan ayrılmaya hazır değiliz”  demek pek mümkün değildir. İşte bu nedenle bu bir gerçek ayrılıktır. Acıdır ama dönüşü yoktur. Çocuk okula başlar ve artık bebeklik ve erken çocukluk bitmiştir.

OKULA BAŞLAMAK BİR AYRILIK ‘TRAVMASIDIR’

Bu ayrılık acısını belki de en yoğun okulun ilk günü yaşarız. “Ne zaman büyüdü de okula başlıyor” derken buluveririz kendimizi. Bazen bilinçli olarak farkında olmasak da bu karmaşık ayrılık duygularıyla veririz çocuğumuzu okula. İşte sırf bu nedenle de çok hassas bir dönemdir, anne baba için çocuğu okula vermek, çocuk içinse okula başlamak. Bir teorisyenin söylediği gibi aslen çocuğun ve ailesinin hayatındaki ciddi bir ayrılık travmasıdır ilkokula başlamak. Doğum sonrası duyguları hatırlatır anne, baba ve çocuğa. Aslen doğumdan sonra ikinci önemli ayrılıştır. Bebek annesinin karnında geçirdiği onun yaşamındaki o uzun ve yerini hiçbir şeyin tutamayacağı 9 aylık birliktelikten sonra doğumla bu ikili ayrılır artık geriye dönüş yoktur, annesinin karnına geri dönemez.

İşte bu noktada nasıl loğusa anneye ve yeni doğana bakmak çok büyük bir keyif ve ciddiyet gerektiriyorsa, okulculuk da bir o kadar keyifli ama ciddi bir iştir. Yaşamın ikinci büyük ayrılığını yaşayan anne, baba ve çocuğu karşılar okul.

Anne ve babalar da okul araştırmaya çıktıklarında doğum öncesi hazırlıklarda gibidirler. Doğum öncesindeki hummalı hazırlık gibi. Odası nasıl olsun acaba? Odasının rengi nasıl olsun? Bebek mobilyaları mağazaları gezilir, kıyafetleri yıkanır tek tek. Doğum öncesi olan belirsizliğin kaygısını belki de bu hummalı hazırlıklarla geçiririz. Burada bebek için, geldiği mekândaki fiziksel güzellikler ikinci plandadır. İlk olarak annesinin ve babasının sakin dokunuşuna ve tutuşuna, o ahenkli sesine ve sözlerine, tabii korunmaya, takip eden günlerde zevkli bir beslenmeye, tepkilerini anlamlandırmaya, bebeği tanımaya çalışan bir anne ve babaya ihtiyacı vardır. Yani bebek bir fiziksel ortama ama en önemlisi bir anne ve babaya ihtiyaç duyar. Bu onun ilk ait olduğu gruptur. Okul ise ikinci grubu.

Bir çocuğun da, okulda ilk etapta aradığı budur: anne ve babasına benzerleri arar. Biddy Youell’in2  ‘Öğrenme İlişkisi’ adlı kitabında söylediği gibi, çocuk okula zihninde ‘bir aile’ ile gelir. Ve o aileyi arar gözleri okulda doğal olarak. Tabii onlara eş olan kimlerle karşılaşır? Başlıca öğretmenlerle, idarecilerle ve tüm bu sistemi destekleyen rehberlik servisi, teknik servislerle. Ama ilk önemli kişi onun için öğretmendir. Bir nevi anne ve babasının yerine koyduğu kişi. Aynı evde annesi ve babasından beklediği gibi öğretmeninden tepkiler bekler. Psikolojide çok önemli bir kavram olan ‘aktarım’ ilişkisine geçer. Yani daha önce anne babası ve kardeşleriyle olan yaşantılarının bazen tıpa tıp aynısını öğretmeninden, okuldan ve kardeşleri gibi olan arkadaşlarından bekler. 

Anne babaların okul deneyimleri 

Nasıl çocuklar okula zihinlerinde bir aile ile geliyorsa sıklıkla bazen farkına varmadan anne ve babalar da zihinlerinde bir okul ile gelirler. Bu çok doğaldır, çünkü hepimizin bir okul deneyimi vardır. Bazen çocuğumuz için bir okul seçerken, kendi okul yaşantılarımız da bizi etkiler. “Okulda asla bu olmasın, kesin şöyle olmalı” gibi düşüncelerimiz bazen kendi okul yaşantımızın, deneyimlerimizin etkisinde olabilir. Okul deneyimlerimizin olumluluğu okula bakışımızı yumuşatabilir, olumsuz deneyimlerimiz ise bazen bir okula bakışımızı daha şüpheci, karamsar, olumsuz yapabilir. Ancak burada önemli olan bu yaşantılarımızın ve bu yaşantılardan çıkan duyguların farkına varmaya çalışıp, çocuğumuz ve onun ihtiyaçlarını ön plana alamaya çalışmamızdır. Unutmamalıyız ki o başka bir kişidir ve hayatta bizlerden çok farklı deneyimleri olacaktır.

Son yıllarda yapılan çalışmalar bize gösteriyor ki, eti senin kemiği benim okul sistemleri kalmadı. Çağımızın zorlaşan şartlarında, okul ve aile bir partner olarak çalışırsa çocuklara daha etkin verimli bir eğitim ve öğretim olanağı doğuyor. Bu ne demektir? Ne aile ne de okul birbirlerini dışlamamalı veya rekabete girmemelidir. Ben çocuğu daha iyi tanırım, hayır biz daha iyi tanıyoruz ve biliyoruzdan çok hep birlikte çocuğun duygusal ve akademik gelişimini yani çocuğu bir bütün olarak anlamaya çalışan kapsayıcı bir sitem yeterince iyi bir okuldur. Öbür türlü olan ancak anne ve babalık yapamayan çiftlere benzer.

YETERİNCE İYİ OKUL

Arkadaşlarım, meslektaşlarım ve danışanlarımın sıklıkla sorduğu bir sorudur “Hangi okul iyi? Çocuğumuzu hangi okula verelim?” İlk olarak söylemek isterim ki, yapılan çalışmalardan, hocalarımdan öğrendiğim ve deneyimlerimden yola çıkarak, bir okulun ‘iyi’ olması gibi bir kavramın olamayacağıdır. Nasıl ‘iyi anne ve baba’ yoksa, iyi okul da yoktur. Ünlü teorisyen Winnicott’un3  dediği gibi “Yeterince iyi anne babalık” vardır. Dolayısıyla “Yeterince iyi okul” vardır. Ne demektir bu “yeterince iyi okul”?

Bir okulu yeterince iyi yapan, iyi işlev gösteren bir aile ile benzer özellikleri taşımasıdır. Bunlar, sevgi ve umut verebilmesi, acıyı ve öfkeyi taşıyabilmesi, düşünmeye teşvik edebilmesi, zarardan koruyan, sosyal ilişkilere cesaretlendiren, ruhsal, kişisel gelişimini destekleyendir. Ve yine tüm bunların ötesinde okul da bir kurum ve o kurumdaki bireyleri ile hata yapmaya toleranslı olan ve bu hataları ve nedenlerini anlama ve düşünme cesareti olandır. Neden hata ve yanlışlar bir okul için olmazsa olmazdır. Çünkü eğitim aslen ‘hata’ üzerine kuruludur. Kendine hata yapamaya izin vermeyen katı bir sistemde okuyan çocukların da hata yapmasına izin verilmez, hatta duygusal olarak cezalandırılır. ‘Hata yapmayan çocuk’ ve buna toleransı olmayan bir sistemde içselleştirilmiş gerçek ve özgün bir öğrenme olamaz. Böyle katı sistemlerde ancak taklit ve ezber ön plana çıkar ve sahte öğrenme gerçekleşir.

İşte bu noktada yeterince iyi bir okul, çocuğu grup içinde ve bireysel olarak ilk etapta tanımaya, anlamaya çalışan okuldur. Yine yeni doğan bebek ve ailesine dönersek, nasıl anne ve baba yeni doğan bebeğiyle ilk karşılaşmada birbirine biraz yabancı gibiyse, günler geçtikçe birbirlerini tanımaya anlamaya çalışıyorsa (bir süre sonra mesela ağlama tonlarından bebeğin ne istediğini anlar) çocuk, anne, baba ve okul birbirlerini tanımak ve anlamak için hiç bitmeyen bir anlama ve merak sürecine girerler. Bu uzun bir süreçtir. Çatışmalar, anlaşmazlıklar, yanlış anlamalar olacaktır. Ancak bir şekilde konuşabilme ve anlaşma yolları için çaba harcanacaktır. Yani yeterince iyi okul çatışmalara da yer açabilen bir okuldur. Çatışmaya girebilen bir çocuk yetişkinlerden farklı olabilmeyi yani ‘sağlıklı bir kişilik gelişiminin’ işaretini ‘büyüyebildiğinin’ işaretini verir. Yani ‘farklı fikirlerle’ de aynı grubun içinde kabul görür ve var olabilir.

1 Bu yazı Ulus Özel Musevi Okulları tanıtım toplantısında sunulmuştur.

2 Biddy Youell. The Learning Relationship, Psychoanalytic Thinking in Education. The Tavistock Clinic Series. London, 2006.

3 Donald Winnicott. Maturational Processes and the Facilitating Environment. Hogarth Press and Institute of Psychoanalysis. London, 1965.

 F. Göver KAZANCIOĞLU / Uzm. Psikolojik Danışman