Georgetown’ın eski evi ve İstanbul

ABD Başkenti Washington’un şirin sokakları, mağazaları ve kafeleriyle ünlü Georgetown semtinde dolaşan her Amerikalıyı çok şaşırtan eski bir ev var.

Köy evlerini andıran bu evin insanları şaşırtmasının nedeni, yaşının çeyrek milenyum olması.

Kapıdaki metal levhada yer alan yaşla ilgili yazıyı her okuyan önce bir “Oooo” çekiyor, sonra da biraz geri çekilip, şaşırmış gözlerle eve bir kez daha bakıyor.

Tüm tarihi 1493’te başlayan, hemen hemen bütünü sadece son iki üç yüzyılda imar edilen bir ülke için 250 yaşındaki bir ev gerçekten de yaşlı sayılabilir.

Evin yaşı, bir turist olarak bana da söylenince, yüzümde şaşırmışı bırakın, etkilenmiş bir mimik bile oluşmadığından turist rehberi hafif bozulur gibi oldu. Sanırım içinden, “Adam galiba dediğimi anlamadı” diye geçirdi.

Oysa ben o sırada, “Yahu Ayasofya 1500 yaşında. İstanbul’un fethi bile, Amerika’nın keşfinden eski, bizdeki camiler bile bir kaç asırlık” diye düşünüp duruyordum.

 “Tarihi” algılaması bırakın asırları, milenyumlarla (yani binyıllarla) ölçülen bir insanı sadece çeyrek milenyum yaşındaki bir evle etkilemek mümkün değil tabii.

* * *

İstanbul’un bu etkileyici tarihi, benim kişisel hayatımda da önemli yer tutuyor. Şimdi 48 yaşımda olduğuma göre, ilk kez 17 yaşında ayak bastığım bu büyülü kentte, bu yaşın iki misli yaşamış oluyorum.

Yani İstanbul, ömrümün 3’te 2’sini yaşadığım bir kent.

Benim mütevazı İstanbul tarihçemi, İstanbul’da bir kaç nesil geçirenlerle karşılaştırınca, yine aklıma Georgetown’daki o ev geliyor.

Tabii bir de “Çin usulü tarihçeler” var ki, onu ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.

* * *

Mesela Konfüçyüs... Dünyanın en ünlü Çinli filozofu ve belki de Mao’dan sonra adı en çok bilinen Çinli. Bundan yaklaşık 2 bin 500 yıl önce, Çin’in bugünkü Shandong Eyaleti’nde doğup aynı yerde 72 yaşında öldü. Ailesi aradan geçen 2500 yıl boyunca varlığını sürdürdü ve bugüne kadar geldi

Gelmiş geçmiş en ünlü Çinli aile olan Konfüçyüs Sülalesi, 76 nesil boyunca Kufu kentinde yaşadı. Tam olarak 76’ncı torunu Komünist Rejimle birlikte 1947’de Tayvan’a kaçarken, 460 odalı muhteşem malikâne ile Konfüçyüs’ün muazzam tapınağını da geride bıraktı.

İki bin 500 yıllık bir aile, tam 76’ncı nesil.

Bunu bir Amerikalıya anlatmak herhalde mümkün olamaz.

* * *

Biz yine İstanbul’a dönelim.

Ayasofya 1.5 milenyum, Aya İrini 1.5 milenyum yaşında.

İstanbul’un eski camileri yarımşar milenyumu doldurmak üzereler.

Ve insanlar.

Şimdi her ne kadar sayıları çok azalsa da İstanbul’un Rumları da Ayasofya ile yaşıt tabii ki.

Ermenilerin İstanbul’a geliş tarihini pek bilmiyorum, eminim eskidir.

Müslümanlar ise 1453’ten beri buradalar.

Ve Yahudiler, yine yarım milenyumu tamamladılar.

* * *

Kumkapı’daki öğrenci yurdunda kaldığım yıllarda, çan-cami sesleri karışırdı, havraların nasıl ses çıkardığını doğrusu hâlâ bilmiyorum. Ama sesini bilmeye gerek yok, cami ve kiliselerle karşılıklı durduklarını biliyoruz.

Değişik dinler, bu kadar kültür farklılığı, değişik etnisiteler, İstanbul’un sihrini yaratan harcı oluşturuyor zaten.

* * *

Amerikan gazetelerinden The Plain Dealer’de bir süre “Konuk Editör” olarak görev yaptım, dostlar edindim. Amerikalı meslektaşlarım, tüm önyargılarını bir kenara iterek, beni evlerinde ağırladılar. Üstelik 11 Eylül yeni yaşanmıştı.

Dönüşte, El Kaide’nin İstanbul bombaları patladı ve benden bir mektup yazmamı istediler.

İstanbul’un o dört korkunç bombaya verdiği canları anlatacaktım. Çünkü bombalar, benim evimden de çok şiddetli bir şekilde duyulmuş, benim çocuklarım da dehşete kapılmışlardı.

İşte o mektupta, “Ben İstanbul’daki Yahudi cemaatiyle iç içe bir semtte oturuyorum” diye yazdım ve ekledim:

“İstanbul’un yüzlerce yıllık en eski iki Yahudi Mezarlığı, benim evime yürüme mesafesinde.”

Biliyordum ki, bu iki cümleyi okuyanın İstanbul’a bakış açısı hemen değişir.

Bu iki cümleyi okuyan, İstanbul’un  sokaklarında bomba patlayan, uygarlıktan nasibini almamış, berbat dünya köşesi olmadığını anlar.

İstanbul’un, adına layık bir geçmişten geldiğini, tıpkı coğrafi yapısı gibi, ırkların, kültürlerin ve dinlerin birleştiği bir kavşak olduğunu fark eder.

* * *

İstanbul, farklı dinlerin yüzlerce yıllık mezarlıklarına sahip, emperyal geçmişe sahip nadide bir dünya kenti.

Ama arada, onun da başına kazalar geliyor, o da kurbanlar veriyor.

Kazalardan kaçış da yok ama teslim olmak da gerekmiyor.

 

Doğan SATMIŞ kimdir?

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olan Doğan Satmış henüz öğrenciyken Anadolu Ajansı’nda muhabir olarak gazeteciliğe başladı. Sabah Gazetesi’nin kuruluşunda yer alan Satmış daha sonra Günaydın ve Bugün gazetelerinde de görev yaptı. 1989’da Hürriyet’de Yazı İşleri Müdürü olarak başladığı görevini 17 yıl boyunca sürdürdü. 2006’da Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı olarak Sabah Gazetesi’ne geçti. 2009 yılında da Habertürk Gazetesi’nin kuruluşunda bulundu ve halen de bu gazetede Genel Yayın Yönetmen Yardımcılığını sürdürüyor. Aynı zamanda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu üyeliğini sürdüren Doğan Satmış, 2002 yılında araştırma dalında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti başarı ödülü aldı. Satmış’ın “Gelecekte bir yerlerde 21. yüzyıla yansımalar” (2006) adında yayınlanmış bir kitabı bulunuyor.

 

 


Doğan Satmış