Başarı eski dünyanın insanlarını öfkelendirir

Yıllar önce bir Amerika seyahatinin sonunda her zaman olduğu gibi yine New York’un Kennedy Havalimanı’ndan uçağa binmiş, İstanbul’a dönüyordum. Uçaktaki koltuk komşum yaşlı, iyi giyimli bir adamdı. Uçak belirli yüksekliğe ulaştıktan ve kemerlerimizi çözebileceğimiz duyurusu yapıldıktan sonra, hostesler içki servisi yaptılar. Koltuk koşumla viski dolu bardaklarımızı tokuşturup birbirimize iyi yolculuklar diledik. Koltuk komşum, “Hangi milletensin” diye sordu bana. Türk olduğumu söyledim ve ben de ona aynı soruyu yönelttim. “Benimki uzun hikâye” dedikten sonra anlatmaya başladı.

Romanyalı bir Yahudi’ymiş. Kimyagermiş. Tam mesleğine başlayacağı sırada 2. Dünya Savaşı patlak vermiş. Hitler’le işbirliği yapan Romen yöneticileri, ülkelerindeki Yahudileri Almanlara teslim etmişler. Bu arada benim koltuk komşum da Doğu Avrupa’daki bir toplama kampına gönderilmiş. Bunları anlatırken gömleğinin kolunu sıyırıp, derisine işlenmiş toplama kampı numarasını da gösterdi. Savaşın sonlarına doğru toplama kampından kaçıp, Sovyet Kızıl Ordusu’na katılmış. Makineli tüfekçi olmuş.

-Hitler’den intikamımı aldım. Kızıl Ordu ile birlikte ben de Berlin’e girdim, Reichtag’ın kapısından  ben de geçtim, dedi.

Savaş bitince İsrail’e göç etmiş. Hem 1948 Kuruluş Savaşı’na, hem de sonraki iki savaşa katılmış. Bu arada bir doktor hanımla evlenmiş. İki çocuğu olmuş. Kimya alanında üretim yapan bir işletme kurmuş.

-İyi para kazanıyordum. Bir gün yıllardır arzu ettiğimi gerçekleştirdim. Kendime gösterişli bir Amerikan otomobili aldım. Bu otomobille Tel Aviv’de yaşadığım mahalleye ilk gittiğim günkü heyecanımı hâlâ hatırlarım.

Böyle dedikten sonra acı acı güldü ve devam etti:

-Otomobille evime gittiğim günün ertesinde vergi memurları işletmemi bastılar. Aramaları evime kadar dayandı. Meğer yeni otomobilimi gören komşularım “Bu adam mutlaka vergi kaçırmıştır” diyerek beni vergi dairesine ihbar etmişler.

Koltuk komşum üzerindeki baskılardan öylesine sıkılmış ki, sonunda işletmesini çocuklarına bırakmış ve  eşini yanına alıp, Amerika’ya, Şikago kentine göç etmiş. Burada da yeni bir iş kurmuş. Otobüs şirketlerinin motorları eskidiği için karöserileri yeni olan araçları da hurdaya çıkardıklarını görünce, Detroit’te bir motor üretici ile anlaşma yapmış. Motorları eskiyen otobüsleri yenilemeye başlamış bu işbirliği sayesinde.

-Amerika’da kurduğum bu yeni işten çok iyi para kazandım. Kendime Bentley marka bir otomobil aldım. Bentley’i kendim kullanarak Şikago’nun banliyösündeki evime gittim. Beni böyle bir lüks arabanın içinde gören komşularım, ellerinde içki şişeleri ile evimize doluştular. Benim böyle pahalı bir otomobil  satın alabilecek kadar başarılı olmamı hep birlikte kutladılar.

Koltuk komşum bütün bu anlattıklarından çıkartılması gereken dersi de şöyle özetledi:

-Senin ülken Türkiye de, beni eski vatanım Romanya da, sonraki vatanım İsrail de eski dünyanın coğrafyasındadırlar. Eski dünyada insanların başarıları çevrelerini sevindirmez. Kıskandırır, öfkelendirir. Bir işadamı kazanınca daha fazla vergi öder, daha fazla harcama yapıp piyasayı hareketlendirir. Ama eski dünya insanları bunları hiç düşünmezler. Kendilerinden daha zengin olanlara, o zengin kendi çevrelerinden olsa da  kızarlar. Amerikalılar ise yenidünyalıdır. Onları başkalarının başarıları da mutlu eder. Ben bu gerçeği yaşayarak öğrendim.

Başarılı insanlara yönelmiş haksız saldırıları ve onları kuşatan kıskançlık çemberlerini her izlediğimde bu çok deneyimli ve bilge koltuk komşumun anlattıklarını hatırlarım. Gerçi bizim atasözlerimiz de benzer vurgulamaları kuşaktan kuşağa aktarmıştır. Örneğin bütün bu tablonun en doğru özeti “Meyveli ağaç taşlanır” söylemi içinde bulunmaz mı? Bu konuda hep anlatılan fıkrayı geçenlerde Hasan Pulur da yazmıştı. Hatırlatayım:

Cehenneme bir tur düzenlemişler. Her milletin adı yazılı hücrelerin içinde bir kazan, kazanda kaynar zift. İçinde insanlar kaynıyor, bir zebani de elinde sopa, çıkmak isteyenlere vuruyormuş. Bunlar o milletin günahlarıymış. Kaçmak istiyor, ama zebaniler bırakmıyormuş... Lakin Türklerin başında zebani yokmuş...

Niçin? Çünkü zebaniye gerek yokmuş. Çıkmak isteyenleri, alttakiler aşağıya çekiyorlarmış...

Bu yazıyı okuduktan sonra sizlerin de “Eski Dünya”ya  bu açıdan bakabileceğinizi ve başarısız insanların hırçınlıklarını ve saldırganlıklarını coğrafyaya verip, anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum.

 

MEHMET BARLAS

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Mehmet Barlas gazeteciliğe henüz öğrenci iken babasının Son Havadis’inde başlayıp, profesyonel gazeteciliğe Cumhuriyet’le birlikte adım attı. İsmail Cem’in TRT Genel Müdürlüğü yaptığı dönemde iç ve dış haberler danışmanlığı yaptı. Türkiye’de yayınlanan büyük gazetelerin birçoğunda çalıştı, yöneticilik ve yazarlık yaptı. Çeşitli televizyon kanallarında günlük haber yorumculuğu, ana haber sunuculuğu yaptı. NTV televizyon kanalında Emre Kongar’la birlikte “Yorum Farkı” adında bir program yapmaya ve Sabah Gazetesi’nde yazı yazmaya devam ediyor. Barlas’ın yayınlanmış yedi adet kitabı da bulunuyor.


Mehmet BARLAS