70. yılında Kristallnacht’ı hatırlamak
70. yılında Kristallnacht’ı hatırlamak
Bu yıl, 70. yıldönümünü andığımız Kristallnacht (Kristal Gece) üzerine Avustralya Yahudi Holokost Merkezi’nin “Centre News” adlı dergisinde Eylül ayında yayımlanan makaleyi Marsel Russo’nun çevirisi ile yayımlıyoruz. O gece tanıklardan George Ginzburg korkmak için çok kızgındı, Henri Korn için sözcükler, olanları anlatmaya yetmiyordu ve Shmuel Rosenkranz babasıyla 9 Kasım gecesi evlerini terk etmeleri için uyarılmıştı

“Kristallnacht” adını, 9 Kasım 1938 gecesi Almanya ve Avusturya’nın değişik kentlerinde gerçekleştirilen Yahudi karşıtı pogromlar esnasında kırılıp saçılan sayısız cam parçacığından alıyor. Bu vahşi olaylar zincirinin “Kristal Gecesi” veya “Kırık Camlar Gecesi” olarak anılması bir yerde, havanın yarattığı sıkıntıya tam anlamıyla tercüman olmuyor.

Nazi Partisi, SA Kuvvetleri ve Hitler Gençliği tarafından kurgulanan bu pogrom dalgası, Paris’te görevli Ernest Vom Rath isimli bir Alman diplomatın, Herschel Grynszpan adlı 17 yaşındaki Yahudi bir genç tarafından vurulması ile başlar. 1938 Ekimi’nde Almanlar Polonya asıllı Yahudileri sınır dışı etmeye başlarlar. Ancak Polonya Hükümeti onları ülkeye kabul etmez. Aralarında Grynszpan’ın ailesinin de bulunduğu 17.000 Yahudi göçmen sınır kasabası Zbaszyn’de oluşturulan mülteci kampında tutulur. Herschel’in kendisi de vatansızdır ve Paris’te vizesiz ve pasaportsuz olarak yaşamaktadır. Ailesinin başına gelen bu trajik olay onu Paris’teki Alman Elçiliğine götürür ve burada karşılaştığı Vom Rath’ı vurur. Vom Rath, 9 Ekim günü ölür.

Pogromlar Yahudilere karşı spontane bir halk hareketi olarak tasarlanmıştı. Yahudilere ait iş yerleri, dükkanlar taşlanmış, camları yerle bir edilmiş, içindeki mallar talan edilmişti. Yüzlerce sinagog ve Yahudi evi ateşe verilmiş, birçok Yahudi de fiili saldırıya maruz kalmıştı. İtfaiye ve polise olaylara doğrudan müdahale etmemeleri emri verilmiş, ancak Yahudi olmayanların malı mülkünün zarar görmesi söz konusu olunca devreye girmişlerdi.

O gece 91 Yahudi öldürülmüş ve aralarında toplumun ileri gelenleri, kanaat önderleri ve zenginlerinin de bulunduğu  30.000 kadarı da tutuklanarak Dachau, Sachsenhausen ve Buchenwald gibi toplama kamplarına gönderilmişlerdi. Bunlardan çoğu geri gelmeyecekti.

Kristallnacht’ı takiben Naziler Yahudi aleyhtarı yaptırımları arttırmaya başlarlar. Yahudi mallarına el konması, Yahudi toplumunun, Vom Rath’ın öldürülmesine karşılık bir milyar Alman Markı ödeme cezasına çarptırılması, Yahudi göçünü planlamak ve teşvik etmek üzere bir ofisin kurulması alınan önlemlerden bazılarıdır.

Dolayısı ile Kristallnacht, yalnız Nazilerin iktidara geldiklerinden beri yapılan en büyük Yahudi karşıtı saldırılar zinciri değildi. Bu aynı zamanda, geçmişi iki bin yıla dayanan Alman Yahudi toplumunun sistemli yok edilişine kapı açan bir olaydı.

Aşağıda, 70 yıl önce bu olayları yaşayan 3 kişinin tanıklıklarına yer veriyoruz.

 

George Ginzburg

 

George Ginzburg Danzig’de (şimdiki adıyla Gdansk) doğar. Ailesi Bolşevik devriminden sonra Rusya’daki kaotik ortamdan kaçarak buraya yerleşmiştir. George henüz 2 yaşındayken, Berlin’e, anneannesinin yanına taşınırlar. Kasım 1938’de, olaylar patlak verdiğinde 16 yaşındadır…

 

9 Kasım sabahı erken saatlerde gürültü ve bağrışmalarla uyandım. Havada duman kokusu vardı. Gök kırmızıydı ve binalar alev alev yanıyordu. Sonradan öğrendiğime göre bu durum yalnız Berlin için geçerli değildi… Bütün Almanya ve Avusturya’ya aynı manzara hakimdi.

Arkadaşlarımdan bir telefon geldi… Hemen Fasanenstrasse’deki sinagoga gitmemi istediler. Sinagog ateşe verilmiş, damından başlayarak yanıyordu. Annemin tüm itirazlarına rağmen deli gibi koşarak dışarı fırladım. Etrafta itfaiye araçlarının sirenleri yankılanıyordu. Sokağın köşesine geldiğimde arkadaşlarımın hemen hepsi oradaydı. Gençlik liderimiz Dada Kirschenbaum yanan sinagogun merdivenlerinde bir zincir oluşturmamızı istedi. Arkadaşlarımızı üçü ağızlarını nemli bezlerle kapatarak sinagogun içinde daldılar. Polisler olaylara kayıtsız bize gülerek bakıyorlardı. Saatler gibi gelen birkaç dakika sonrası, arkadaşlarımız ellerinde Sefer Tora’larla dışarı çıkmışlardı. Yanlarında el yapımı birçok gümüş objeyi de alabilmişlerdi. Kurtardıklarımızı elden ele geçirerek aşağıda bekleyen bir kamyona yerleştirdik. Bir grup Hitler Gençliği üyesi ıslık çalarak bizle alay ediyordu ki aramızda kavga çıktı. Sopalarla ve bisiklet zincirleri ile birbirimize saldırdık. Aramızdan birçok arkadaşımız yaralanmıştı. Almanların ellerinde “Onurlu Kan” yazan kamalar vardı. Korkmak için çok kızgındık ve Alman gençler geri çekilene dek kavgaya devam ettik. Yangın kontrolden çıkmış alevler göğe doğru delicesine yükselmeye başlamıştı. Kurtardığımız kıymetli objeleri aramızda paylaştık ve her birimiz bir şeyleri evine götürdü. Yorgun, pis ve sıkıntılı bir şekilde eve döndüm.

Ertesi gün kentte karışıklık devam etti. “Kahverengi gömlekliler” (SA’lar) Yahudilere ait dükkanların önünde pankartlarla toplanmıştı. Yahudi erkekleri ile ilişki içinde olduğu bilinen Alman kadınlar, boyunlarında aşağılayıcı yazılar bulunan yaftalarla bu dükkanların önünden yürümeye zorlanıyordu. Dükkanların camları kırılmış, mallar talan edilmişti. Şiddet tırmanıyordu ve kalabalık büyük bir iştahla dövmeye, talana ve kundaklamaya katılıyordu. Polisler ise hiçbir şey olmamış gibi kenarda duruyor, gülüyor ve aralarında sohbet ediyorlardı.

Nadiren de olsa bazı yoldan geçenler durumdan tiksinmişçesine kaçıyordu, ancak kimse itiraz etme cesaretinde bulunmuyordu.

Henri Korn

Henri Korn 1929 yılında Almanya’da, Wuppertal-Elberfeld’de doğar. Kız kardeşi Sonya da ondan iki yıl sonra dünyaya gelir. Henri’nin ailesi asimile olmuştu. Evde Almanca konuşuyorlardı ve arkadaşlarının çoğu Yahudi olmayan Almanlar’dı. 1938 sonbaharında Henri okuldan uzaklaştırıldı. Yeni çıkan bir yasa, Yahudi çocukların Almanlar’ın devam ettikleri okullara gitmesini yasaklıyordu. Ailenin Yahudi olmayan arkadaşlarının selamı kesmeleri için uzun zamana ihtiyaç kalmamıştı…

 

Gürültü ile uyandım ve annemle babamı sıkıntılı bir şekilde pencereden dışarı bakarken gördüm. Yanlarına gittiğimde sokakta yanan meşaleler gördüm. İnsanlar bir yandan küfürler savuruyor, öte yandan kan dökülmesini teşvik edici şarkılar söylüyordu. Sokaklarda birçoğu üniformalar içinde büyük bir kalabalık vardı.

Bazı insanların gürültülü bir şekilde bizim kata doğru merdivenleri çıktığını duyuyorduk ki, komşumuz Frau Lewitzki kapısını açarak gelen kalabalığı dağıtmaya çalıştı. Oysa, annem ile aralarında sorun vardı. Annemin şikayeti üzerine iş mahkeme aşamasına gelmişti. Buna rağmen, Frau Lewitzki dairemize gelmeye çalışan kalabalığı, “Korn’lar iyi insanlardır, Onlar tam birer Alman’dır ve iyi karakterlidirler” gibi şeyler söyleyerek, durdurdu.  Biz ise, kapının arkasında, en kötüyü umarak, bekliyorduk. Annem ve babamın yüzü sapsarıydı. Ben de onları böyle görmekten çok korkmuştum. Sonunda kalabalığın uzaklaştığını duyduk. Hiç beklemediğimiz bir kişi tarafından korunmuştuk. Şansımıza, kardeşim bütün bu kargaşa içinde hiç uyanmadı.

Sonraki birkaç saat pencereden sokakta olup bitenleri izledik. Galeyana gelmiş gençler ellerinde gamalı haçlı bayraklar sallıyorlar ve kan istiyorlardı. Uzaklardan da korkunç sesler geliyordu, ancak bu seslere anlam veremiyorduk.

Ertesi gün, sabah erkenden babamla sokağa çıktık ve gece neler olduğuna bakmak istedik. Sözcükler olanları anlatmaya yetmiyordu. Sokaklarda evlerden atılmış mobilya parçaları vardı. Her taraf kırık cam parçaları ile doluydu. Şamdanlar, gümüş ve bakır parçalar, perdeler, yataklar, hatta piyanolar dahi pencerelerden sokaklara fırlatılmıştı. Dükkanlar kundaklanmış, mallar sokaklara serpilmişti. Gelip geçen işine yararları topluyordu. Varlıklar yerle bir olmuştu. Kadınlar ağlaşıyor, erkekler ise etrafta amaçsızca dolanıyorlardı. Beni etkileyen, bir balta darbesi ile orta yerinden ikiye bölünen köstekli bir saat olmuştu. Bizim bu saldırılardan Frau Lewitzki’nin sayesinde kurtulmuş olmamız ise bana hâlâ çok garip geliyordu.

Daha sonra tekrar sokağa çıktım ve kent merkezine doğru yürüdüm. Orada insanları yanan sinagogun yakınlarında adeta kutlama yapar buldum. Oraya doğru olanca gücümle koştuğumu hatırlıyorum. Birçok işçi kadın mavi önlükleri ile toplanmış, “Yahudilerden kurtulmak gerek” diye bağırıyorlardı. Yüzleri nefretle doluydu.

Sonra elinde Sefer Tora, dışarı bir kadının çıktığını gördüm. Kalabalıktan biri elindeki meşaleyi ona doğru attı ve kadının elbisesi tutuştu. Kahkahalara alkışlar birbirine girmişti. Bir şeyler görebilecek kadar uzun boylu değildim. Derken aniden mavi önlüklü kadınlardan biri beni fark etti. “Bu çocuk Yahudi, onu tanıyorum” diye bağırdı. Altı kişinin bana doğru dönüp manyak gözlerle baktığını unutmam mümkün değil. Hemen dizlerimin üstüne çöktüm ve birçok ayağın arasından kendime bir yol açarak sokağa fırlatılmış bir masanın altına saklandım. Titriyordum. Bazılarının beni takip edeceklerini sanıyordum, ancak peşimden kimse gelmedi. Herhalde yanan sinagog çok daha ilgi çekiciydi.

O gün sinagogu yakma çalışmaları başarıya ulaşmadı. Geceye doğru daha deneyimliler geldi ve bu kez başardılar. Bir sonraki gün, 11 Kasım’da sinagogun yakınına gittiğimde ondan eser yoktu. Tora yazmaları ve değerli objeler sokaklara taşmış un ufak edilmişti. Felaketten günler sonra dahi sert kuzey rüzgarları sinagogdan arta kalanları kentin diğer taraflarına taşımıştı.

 

Shmuel Rosenkranz

Shmuel Rosenkranz, Kristallnact gecesi ailesi ile Viyana’da yaşayan 16 yaşında bir gençti. Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesi ile annesi, Avusturya’nın Almanlar tarafından işgal edileceğini tahmin etmiş ve eşinin karşı gelmesine rağmen Filistin’de bir mülk satın almıştı. Hitler’in Avusturya’yı işgal ettiği Temmuız 1938’de babası artık göçmenin vakti geldiğini fark etmişti. Ancak İngilizler’in Filistin’e giriş için talep ettikleri parayı ödeyebilecekleri güçleri yoktu. Daha sonra Gestapo tarafından tutuklanmıştı. Tüm varlığını Reich’a satarak Dachau’ya götürülmekten kurtulmuştu. Kristallnacht’tan hemen önce aile Avustralya’ya giriş vizesini almış ve Viyana’yı terk etmeye hazırlanıyorlardı.

 

Çok kötü zamanlardan geçiyorduk. Ancak yine de etrafta iyi insanlar vardı ve babamla ben iki iyi insanın yardımı ile Almanlar’ın elinden kurtulmayı başardık. Bunların biri, bir Nazi idi, diğerini ise tanımıyorduk.

Viyanın her bölgesine, oradaki günlük işlerin takibi için bir Nazi atanmıştı ve bizim bölgeye Jungwirt adında biri bakıyordu. Herr Jungwirt 9 Kasım sabahı anneme gelip, eşiyle en büyük oğlunun o gece ortadan kaybolması gerektiğini söyledi. Annemin, erkek ve kız kardeşlerimin evi terk etmelerine gerek yoktu.

Biz de o gece babamla birlikte, Viyana’nın hemen dışındaki ormanlık alana gittik. Bir kafede oturup kakaomuzu içerken, aşağıda, bulunduğumuz tepenin eteklerinde, Viyana’dan yükselen alevleri izliyorduk. Kafe sahibi dükkanı kapatmak istediğini söyleyince, babam elimi avuçlarının içine aldı ve risk alıp orada kalıp kalmamamız gerektiğini sordu. Bulunduğumuz yeri terk etmek tutuklanmak ve bir toplama kampına gönderilmek demek olabilirdi. Kalmak ise, kafe sahibinin bizi ihbar etmesi ile sonuçlanabilirdi. Neticede, kararı benim almam gerekmedi ve babam “ne olursa olacak” diyerek kararını verdi.

Kafede kaldık. Dükkan sahibi bizi ihbar etmedi. Hatta tüm ışıkları kapatarak kapıyı da açık bırakarak bizim arzu ettiğimiz zaman orayı terk etmemize olanak sağladı. Ertesi gün kente döndüğümüzde Yahudilere ait evlerin ve işyerlerinin yağmalandığını gördük. Sinagoglar da kundaklanmıştı. Neyse ki ailem iyiydi. Birkaç gün sonra bir kanun geçirdiler ve Yahudi toplumuna o geceki zararların ödetilmesine karar verdiler. Oysa olaylar Naziler tarafından organize edilmişti. Ancak spontane bir halk hareketi olarak görülmesi için de çaba sarf etmişlerdi.

Babam hapse girmemek için Almanlar’a bir ödeme yapmış olmasına rağmen, ülkeyi terk etmeden ödenmesi gereken vergiyi de toplamak zorunda kaldı ve tümünü son kuruşuna dek ödedi. Sonunda artık tüm gücümüzü Viyana’yı terk etmeye yoğunlaştırdık.