Çanakkale gezisinden izlenimler :Gönlüm Çanakkale’de kaldı…
Çanakkale gezisinden izlenimler :Gönlüm Çanakkale’de kaldı…
Güz ortasında yazdan kalma üç gün, geçmişin izini süren insanlar, hüzün ile kahkahanın birbirine karıştığı ortak anılar, paylaşılan dostluklar ve en önemlisi geçen yıllara rağmen yitirilmeyen aidiyet duygusu… İşte ilk kez katıldığım geleneksel Çanakkale gezisine bu yıl böyle bir atmosfer hakimdi.

Son beş yıldır Penso Ailesi’nin oğulları Yosi’nin anısına organizasyonunu üstlendiği bu gezi, eski Çanakkaleliler’in yanı sıra, kenti tanımak isteyen dindaşlarımızın da rağbet ettiği bir etkinlik haline geldi. Bu seneki rekor katılım, dokuzu  İsrailli 160 kişi, sanırım bunun en iyi göstergesi.

31 Ekim Cuma sabahı dört otobüs Marmara’nın diğer ucundaki Boğaz’a gitmek üzere yola çıktık. Bir çoğu birbiriyle akraba olan, yolcular arasında Hahambaşımız Rav İzak Haleva, Rav Moşe Benveniste, Cemaat Başkanı Vekili Robert Abudara, Kurumlar Başkanı Moiz Kohen ve eşleri de bulunuyordu. Ev sahibi konumundaki Penso Ailesi’nin misafirperverliği  daha otobüsün içindeyken başladı. Sağlı sollu ekili tarlalar arasından geçip, ıssızlaşan sayfiye yerlerini, Evreşe’yi, Bolayır’ı arkamızda bırakarak Asya yakasına geçmek üzere  ilerledik. Bu arada mola verdiğimiz Tekirdağ yakınlarındaki Namık Kemal Tesisleri, birbirini henüz görmeyenlerin kucaklaşmalarına ve özlem gidermelerine sahne oldu. Eceabat’a yaklaşırken yolun her iki tarafında gördüğümüz kül olmuş hektarlarca orman arazisinin acıklı manzarası hepimizin içini yaktı. Bu cennet coğrafyaya  hiç yakışmayan bir görüntüydü.

Araba vapurunda kimi güneşin, kimi  çaylı sohbetin tadını çıkarırken Çanakkale Limanı’na yanaşıverdik. Kent bizi bekler gibiydi… Emniyet kuvvetlerinin eskortu eşliğinde  hemen yakındaki Akol Otel’e geldik.

Yerleşme faslı bittikten sonra şehri keşfetmeye çıktık. Temiz hava ve sakin ortam İstanbul’un kargaşasından sonra hepimize ilaç gibi geldi. Çanakkaleliler’in, halkından esnafına hatta yerel  basınına kadar, bizlere gösterdiği yakınlık ve samimiyet içimizi ısıttı. Fetvahane Sokak’taki sahaflar,  eski dokusunu hala muhafaza eden han, Yahudi Mahallesi ve mütevazi evleri, ekmek fırınları, Havra Sokak bizi zaman tüneline soktu. Dekor aynıydı ama  eski aktörler  yoktular artık....

Hava kararmaya yüz tutunca Şabat’ı karşılamak üzere yaşlısı genci, hep beraber yaşamın kaynağı Mekor Hayim Sinagogu’na gittik. Şabat mumlarımızı orada yaktık. Rav Benveniste, Hahambaşımız, Rav Avram Yanni, Hazan İzak Edeli ve Eli Ergün’ün önderliğinde minha ve arvit duaları yapıldı. Daha sonra otele dönerek topluca Şabat yemeği yedik. Bu kadar kişinin birlikte kiduş söylemesi, amotsi yapması görülmeye değerdi doğrusu.

Cumartesi sabahı tekrar Mekor Hayim’deydik. Üst kat dahil, bütün sinagog hınca hınc dolmuştu. Dualar yapıldı, kaybettiklerimiz özlemle anıldı. Hatıralar canlanınca ister istemez gözler nemlendi. Çanakkale Cemaati Başkanı Sami Kumru bir hoş geldiniz konuşması yaparak, “(…) Dört yıl önce binamızın tamir ve bakımını tamamladıktan sonra cemaat olarak aldığımız kararla burayı haftanın beş günü mesai saatleri arasında açık tutuyoruz. Gururla söyleyebilirim ki, havramızı ziyaret edenlerin sayısı her yıl artmaktadır. Havramız artık şehir kataloglarında yer almakta ve yerli/yabancı turistlere ziyaret etmeleri için tavsiye edilmektedir. Bu sorumlulukla girişteki midraşımızı görsel nüvelerle zenginleştirmeyi istiyoruz. Bu konuda, evlerinizde bulunabilecek ve kültürümüzü yansıtacak her türlü resim ve eşyayla bize katkıda bulunabilirsiniz (…)” dedi. Ardından söz alan Cemaat Başkan Vekili Robert Abudara, cemaati olmayan sinagogların açık tutulmasının çok zor olduğunu belirterek, çocuklarımıza buraya gitme alışkanlığını kazandırmamız gerektiğini vurguladı. Hahambaşı Rav İzak Haleva da yüzyıllardan beri Yahudileri bir arada tutan gücün Tora ve keilalar olduğunu söyledi. Rav Moşe Benveniste, haftanın peraşası Noah’ı yorumladıktan sonra Sefer Tora’lar mizmorların eşliğinde sinagogda dolaştırıldı. Her taraftan üzerlerine atılan gül yaprakları, Şabat sabahını bir düğüne çevirdi.Her yer kırmızıya kesti, duygusallık doruğa çıktı. Şimdiye kadar yaşadığım en güzel ve hisli anlardan biriydi. Tören, Eli Morhayim’in güzel sesi ve makam ile okuduğu Musaf duası ile sona erdi.

Çıkışta, ağzımızda leziz masapanların tadı, elimizde armağan edilen şabat mumu tekrar otele döndük. Bu arada Sinagog’un açıldığını gören Çanakkaleliler kapıda birikmişlerdi. Tanıdığını arayanlar, hatır soranlar, en çok da özlem kokan  bakışlar  görülüyordu kalabalığın içinde. Dile kolay! Bir ömür paylaşılmıştı  hep birlikte…

Otele vardık Börekçi Sabetay’ın ıspanaklı ve patatesli meşhur börekleri, fırınlanmış yumurtaları eşliğinde seuda yaptık. Kahvaltı sürerken Çanakkale Sinagogu’na büyük katkıları olan, buradan küçük yaşlarda ayrılmasına rağmen  Çanakkaleliğini hiç unutmayan Yılmaz Benadrete’ye Çanakkale Cemaati Onursal Başkanı sıfatı verildi ve Robert Abudara tarafından sunulan bir plaketle onurlandırıldı.

Öğleden sonra bir kısmımız Güzelyalı’nın sakin havasının ve denizin tadını çıkarırken, tarihe meraklı olanlar Troia’ya (Truva) gittik. Bir benzeri de şehrin merkezinde olan Truva Atı heykelini gördük, Japon ve İspanyol turistlerle binlerce yıllık kalıntıları gezerek Homeros’u andık, İlyada destanını hatırladık. Akşam yemeğimizi ise hep beraber şehrin biraz dışındaki sahilde, Balıkçı Yaşar’ın Yeri’nde yedik.

Pazar sabahı tefila’dan sonra şehrin eski yerlileri  mezarlığa giderek, artık hayatta olmayan  yakınlarını ziyaret ettiler. Bizler ise sokakların arasında dolaşarak keşfetmeye devam ettik. Kapısındaki levhada1889’da İlya Halyo tarafından yapıldığı belirtilen Passage Hallio’yu yani Aynalı Çarşı’yı gezdik. Kocaman demir kapısının üzerindeki İbranice ve Arapça yazılar da dikkatimizden kaçmadı. Çarşıdaki Kadir Usta’dan  Çanakkale’nin ünlü peynir tatlısından aldık. Eskiler yaşamış oldukları evleri, ailelerinin dükkanlarını gösterdiler, hatta bazıları yeni sahiplerinden izin alarak içlerine bile girdi. Geçmiş, acaba sadece iyi anılar hatırlandığı için mi bu kadar özleniyor diye düşündüm kendi kendime..

Dönüş zamanı geldi. Eceabat üzerinden yine eski bir Yahudi yerleşimi olan Gelibolu’ya vardık. Herkes deniz kıyısındaki balık lokantalarına ve sardalya konservesi almak üzere Alaeddin’in yerine dağıldı. İki saatlik keyifli bir moladan sonra ise tekrar yola koyulduk.Yolda gelecek yılın planları yapılırken, biz Güneş Penso’dan Çanakkale usulü fırında kuzulu pilavın tarifini öğrendik.Bu arada kendi adıma, otobüste büyüklerin deyim ve atasözleriyle zenginleştirdikleri Judeoespanyol dilinde sohbetlerini dinlemek de çok hoştu doğrusu. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadan İstanbul’a vardık. Kısa ama dolu dolu geçen tatilimiz sona ermişti.

Geziyi düzenleyen, rahatımızı sağlamak için çırpınan ve kaprislerimizi çeken büyüğünden küçüğüne, Penso Ailesi’nin tüm fertlerine, özellikle Albert- Güneş Penso’ya gönülden teşekkür ediyorum.

Seneye buluşmak üzere…


Tuna SAYLAĞ Sanatta kısa kısa