gozlemkitap
RSS
Yayın Haftaları X
Can Çobanoğlu ile futbol ve hayata dair
Can Çobanoğlu ile futbol ve hayata dair

Futbol Milli Takımı'nın unutulmaz menajeri CAN ÇOBANOĞLU ile futbol, menajerlik, spor terörü ve hayat hakkında söyleştik

Kafamda şöyle bir karmaşa var. Menajer nedir, antrenör denir? Birinci ligdeki takımlarda şu anda menajer var. Eskiden her maçta şunu görüyordum. Antrenör ya da menajer vardı. Şimdi artık pek göremiyorum. Acaba idari menajer mi oldu?

Şu anda sadece bir kulüpte menajer gibi davranabilen bir arkadaşımız var. Onun haricinde bütün kulüplerimizde idari menajer var. Menajerliğin kökeni ‘management’tan geliyor. Menajer dediğiniz şey de bir kulübün sportif anlamda CEO’su gibi davranabilen kişidir. Buna Avrupa’da ya genel menajer, ya da sportif direktör derler. Benim Türkiye’de yaptığım işte bu.

35-40 yılını spora vermiş biri olarak, aynı zamanda da ekonomi ile iş hayatını ve sosyal hayatı harmanlamış bir duruştan ötürü ben gerçekten de mevcut olan sistemin çok dışında bir menajerlik kavramı ile ortada bulundum ve öyle bir iş yaptım. Menajer dediğimiz şey aslında, kıta Avrupa’sı ile İngiltere’de ayrı ayrıdır. İngiltere’de antrenör-teknik adama da menajer denir. Çünkü o kulübün transferinden başlayıp tamamından sorumludur. Ama doğru bir sistem olduğu kanaatinde değilim. Yalnız tabii şu yanılgıya varmamak lazım. Orada da o menajer dediğiniz kişi, kendi altında yine kulübün, idari ve bütçeleme işleri ile ilgilenen mutlaka önemli bir adamla çalışıyor. Örnek Abramovich Chelsea’yi aldığında, Manchester United’ı Manchester United yapan, değerlerin üstüne değer katan, ekonomisini ve kulüp yapısını çok iyi bilen, Peter Genian’ı üç milyon pound’a transfer etti. O kulübün çok ciddi anlamda atılım yapmasının önemli sebebi odur. Antrenörler değişti ama Peter hâlâ orada duruyor. Bu örneği şunun için veriyorum. Orada da menajer denmesine rağmen kulüplerin CEO’su vardır. Patron adına iş yapan biri vardır. Menajer de ona bağlıdır. Avrupa’da ise kulüplerin CEO’su denen kişiye, genel menajer ya da sportif direktör denir. Sportif direktörler, antrenörlerin atanmasından, bütçe açısından çerçevesi çizilmiş, transferlerin yapılmasından, kulübün geleceğinin planlanmasından, alt yapıların işlemesinden, kulüplerin uluslararası organizasyonlarda yapacaklarından veya yapmayacaklarına karar vermesinden ticari anlamda yapılacak işlerin karar verilmesine kadar her şeye bakan kişidir.

Kariyerine baktığımız zaman, en sükseli olan bizim dünya üçüncülüğümüz. Anlattıklarından ben şunu görüyorum ki bir sistem ile o dünya üçüncülüğüne gidilmiş. Şans faktörü futbolda çok önemli. Bir rivayet vardır ki biz, ikinci dünya ülkeleri ile oynadık, buraya geldik. Senin bu konuda görüşün ne?

Canım öbürleri geldi de biz mi oynamadık? Senegal Fransa’yı elemiş, sen Senegalsin, çekil biz Fransa ile oynayalım, Fransa’yla oynadı geçti mi desinler. İngiltere yoktu orada, biz ne yapacaktık. Biz İngiltere’ye gidelim, Japonya Kore’ye gelmedi ama Türkiye’de bazı aklı evveller bize laf söylerler, İngiltere’ye gidip maç yapalım, dünya üçüncüsü olacağız ama geldi de biz mi oynamadık? Herkes başarıya şapka çıkarmasını bilecek, kıskanmayacak. Birileri gelecek yetişmiş insanlara saygısı olacak. Siz gittiğinizde ne yapmıştınız, biz şimdi ne yapmalıyız. Çünkü bu milli takım kimsenin babasının yeri değil. Her ülkenin milli takımının olduğu gibi. Ben hep şunu söylüyorum. Bu görevler bize emaneten verilmiş, ülke adına gelin bu işi yapın denilen görevlerdir. Siz o emaneti en iyi şekilde temsil etmeğe ve iade etmeğe mecbursunuz. Gideceğiniz zamanı da bilmeniz lazım. Miras yolu ile kalmış bir şeyden bahsetmiyorum. Size belirli bir süre için bir görev veriyorlar. O görev süreniz içinde en doğruyu en iyiyi ve bu ülke için en onur verici ne ise onu yapıp anahtarı teslim etmeyi bilmeniz lazım. Bunu yapmadığınız takdirde, ülkeye, futbola, kurumsallığa her şeye ihanet etmiş sayılıyorsunuz demektir. Bu ülkede bir sürü kurum, birilerine emanet ediliyor. Onlar bu emanetleri doğru kullanmak adına ne kadar iş yapabiliyorlarsa, futbol adına da bizim onu yapmamız lazım.

Ben seni görüyordum Şenol Güneş’le birlikte. Takımı kuran antrenördür. Sen de ona teknik asistanlık mı yapıyordun? Senin konumun neydi?

Oyuncu değiştirmeye hoca karar verir ama onun prosedürünü sen yerine getirirsin, çünkü onun bir değişim kâğıdı vardır. Sahada olası bir kavga çıkar veya sahanın içinde dopingle ilgili bir sorun çıkar, bunlar maçın görünmeyen yüzleridir. Forma seçimi ile ilgili sorun çıkar. Sahadaki teknik adamın görevinin dışında çıkabilecek her türlü, teknik adam atılır, hakem bunu rapor tutar, tutmaz, az tutar, futbolcu kavga çıkarır, sen orada yönetici olarak duruyorsun. Teknik adamla, futbolcunun kavgasında, ne olduğunu bilebilmen lazım, rapor vereceksin. Tek taraflı rapor verilmez. Teknik adam orada kızdığına göre, raporu yönetim kuruluna kendi cephesinden verecektir. Orada ne olduğunu bilip, takımı idare etmek anlamında bulunmak, genel menajerin görevidir. Antrenörler saha sonuçlarına göre varlar ya da yoklar. Ama siz kendinizi idare edecek ve senelerce o yapıyı bilip, yürütebilecek birine mutlaka ihtiyaç duyarsınız. Teknik adamlar gelsinler, çok daha kolay olan bildikleri alandaki işlerini yapsınlar. Geri kalan işler kulübün işleridir. Zaten ileri futbol ülkelerinde de, bu böyle işler. Bizim Milan’da çalışan hocamız vardı. Milan’da kendi istediği transferleri yapabiliyor muydu?

2002’de şöyle “ah” dediğin bir maç var mı?

İki maçta bana onu dedirtti. Yarı final’den döndüğümüz maç var ya. 2-1 idi. Biz Hasan’ın golü ile öne geçtik. Sonra iki gol yedik. Rivaldo’nun sahtekârlığından Hakan Ünsal atıldı. Güney Koreli hakem yanlış karar verdi. Ama o maç gruptan netice ile çıktığımız için, beni o kadar etkilemedi. Tarihimizde hiç Brezilya’yı yenmemiştik. Müthiş bir maç olacaktı. Yenmeyi hak edecek işler de yaptık. Ama esas o şanstan bahsedenler var ya, şimdi onlara sormak istiyorum; biz yarı finalde Brezilya yerine bir başka takımla karşılaşmış olsaydık, nasıl olurdu? Kırkyedi senede ilk defa oldu. Hem grupta hem de yarı finalde karşılaşmak. Ben inanıyorum ki, biz yarı finalde başka bir takımı o hızla götürürdük. Dünya şampiyonu olurduk. Ama Brezilya geldi karşımıza. Brezilya’yı biz o maçta ciddi silkeledik. Ben o maçın 74. dakikasında antrenörlerinin futbolcularına “yavaş” dediğini duydum. Capu’nun önümüzden geçip, korner bayrağının dibinde basıp, nasıl topa basıp, vakit geçirdiğini biliyorum. Brezilya’nın ne kadar zorlandığını biliyorum. Biz bir  gol daha atıp, berabere bitirseydik, iddia ediyorum turu geçerdik. Biz Brezilya’yı hem kondüsyon olarak, hem de kafa olarak bitirmiştik. Çok ufak bir dokunuşla biz Brezilya’yı yenerek finale çıkmıştık. O maç beni çok etkilemişti, çok üzülmüştüm.

Milli takımdan sonra senin bir Denizlispor serüvenin vardı. Hatta bizim futbol tarihine geçmiş bir maçtır. Fenerbahçe ile Denizlispor maçı. Fenerbahçe o sene zannedersem iki puan önde idi o maç başında. Berabere kalarak Galatasaray şampiyon olmuştu. İnanılmaz bir maçtı. Denizlispor maçında duruşun beni hep etkilemişti. O nasıl bir serüvendi?

Ben Denizli’ye şunun için gittim. Milli takımın arkasında bir şeyler söylendiğini biliyordum, duyuyordum, hissediyordum. Futbol federasyonunda çalışıyor. Orada para var, pul var, imkân var. Her şey güzel, bir de gelsin takımlarda çalışsın dediler. Ben de öyle diyenlere şöyle bir cevap vermek istedim. Ben gittiğimde Denizlispor dipte idi ve ligden düşmüştü. Öyle gözle bakılıyordu, bütün şehir de Denizlispor’un peşini bırakmıştı. Ben de ligin en sonundaki takıma gittim.

Demek ki sporcu karakterin var. Sporcular hep sondan yukarı çıkmayı severler.

Ben de ligin en sonundaki takıma gittim neyi nasıl ispat edeceğimi göstermek için. Çok iddialı söylüyorum, Denizlispor düşmüş olsaydı inanın ki, Denizlispor tabii ki çok üzülecekti ama “Can Çobanoğlu diyordunuz gitti düştü” diyeceklerdi. Ama biz hem şehirle hem de kulübün yönetimi ile futbolcu kardeşlerimle öyle bir iş yaptık ki, bırakın öyle dedirtmeyi, tarihe altın harflerle yazılan, unutulmayacak çok ciddi, çok incelenmesi gereken, sosyal sorumluluğu bütün şehir ile paylaşarak, sezonu noktaladık. Orada menajerdim. Oranın antrenörü Nurullah Hoca’yı ben getirdim. Ben yönetim adına iş yapan biriydim. Benim bir de böyle merakım vardır. Futbol Federasyonunda hem sistemi kurdum, hem de sistemi götürebilecek genç arkadaşlar bıraktım. Denizli’de de benim yardımcım şimdi menajer oldu. Aynı şekilde tesislerin kullanımı, futbol sahasına girişler çıkışlar, takımın otele girişi, takım disiplini açısından, hala o sistem gidiyor. Bu da beni çok gururlandırıyor.

Senin bir de sosyal statün var. Alkent’te oturuyorsun, şık bir adamsın, güzel bir evliliğin var, güzel de çocukların var. Denizli’ye gitmen de ailesel anlamda, sıkıntı yarattı diye tahmin edebiliyorum.

Orada benim eşim Aylin’e çok teşekkür etmem lazım. Çünkü ben milli takımlarda on sene çalıştığım süre içinde de, 365 günün yaklaşık 250 günü yurtdışında idim. Türkiye’ye geldiğim zamanda protokol yemeklerini katılıyordum. Çünkü normal çalışmıyordum orada ben. Orada ağırlıklı çalışıyordum Futbol Federasyonu’nda. Ben çocuklarımı 16 yaşında buldum. Tam bulurken de Denizli’ye gittim. Oğlumu Amerika’ya okula bıraktım, geldim, Milli Takımda işime devam ettim, o buraya geldi, ben Denizli’ye gittim. Dolayısı ile oğlum Ali’nin, Ayşe’nin, eşim Aylin’in benim hayatımda yaşadığım serüvende çok büyük payları var. Onlara çok teşekkür etmem lazım. Çok dayandılar, çok direndiler, kolay değil.

Ama gerçekten benim yaptığım iş biraz çılgınlıktı. Ben bir sezon boyunca on metrekarelik bir otel odasında hayatımı geçirdim. Hiç kimsesiz, sadece mücadele etmek için, gündüz bir şekilde takımı derleyip toparlayıp, gece de yarın ne yapmam gerekir diye sabahlara kadar uyumadığım günler oldu. Odada, “Biz yarın ne yapacağız arkadaş, bu işin altından nasıl kalkacağız, bu takım düşerse nasıl olacak? Nasıl ayağa kaldırmam lazım? Para nasıl bulmam lâzım” diye sabahlara kadar o odada bir koltuk üstünde çok düşündüğümü biliyorum. Dolayısı ile hem o iyi bir hikâyedir, sorumluluk alan bir insanın sorumluluğunu yerine getirirken neler çektiğini anlatmak açısından, hem de bir şehir takımının Anadolu’da sosyal anlamda nasıl kalkındığını göstermek açısından.

Büyük takımların taraftarlarıyla ilişkin nasıl?

Benim Türkiye’de bütün statlara gittiğim zaman saygı gören, bir de hangi takımlı olduğumu bilinmeden, sen bizim takımdansın denilen bir duruşum var. Fenerbahçeliler beni Fenerbahçeli biliyorlar. Beşiktaşlılar Beşiktaşlı biliyor, Galatasaraylılar Galatasaraylı biliyor. Sivaslılar Sivaslı biliyor. Sakarya doğumluyum, ailem Trabzonlu. Diyarbakırlılar Diyarbakırlı biliyor. Ben bunu da korumak için çok çaba sarf ettim. Sadece doğruları söyledim. Kafamın arkasında bir hesap yapıp, söyle konuşursam, şu yakınlaşır, şuna yakınlaşırsam da şöyle olur diye düşünmedim. Hep spor kamuoyunda doğruları paylaştım. Her şeyi çok samimi anlattım. Katiyen de hiddete dönüşecek mesaj vermedim.

Büyük kulüpler basketbolda voleybolda sahaya girdikten sonra, salonlarda terör oldu. Niye olsun? On sene önce yoktu da şimdi niye var? Toplumun anatomisi değişti. Onu körükleyenler var. Demek ki bu düşmanlığı körükleyip ondan beslenenler var. Bizim insanımız artık her konuda uyanacak, iletişime açık olacak. Herkesi dinleyip, sağduyusu doğru karar vermeye açık olacak. Bizim insanımız inanmaya, güvenmeye ve sevmeye açık olacak.

Son olarak Şalom okurlarına bir mesajın var mı?

Ben cemaati çok yakından tanıyorum, çok da Musevi arkadaşım var. Aslında ben Musevi lafını kullanmayı da hiç sevmiyorum. Benim için Ahmet, Yasef, Hakan, Salamon gibi sınıfsal bir kelime ile ayrılmasını istemiyorum. Şalom Gazetesi’ni bizim diğer gazetelerimizden biri olarak görüyorum. Burada da çok Musevi dostum var. Benim ailemde nasıl laz dostum var ise benim dostlarım da öyledir. Ayrıca da onlarla birlikte olmaktan, yaşamaktan, ortak alan, ortak paylaşımda bulunmaktan son derece mutluyum. Ben yirmi senedir aynı yerde oturuyorum. Bu sitenin yapısı itibariyle cemaatten insan var. Hiçbir sorun yaşamadığım gibi de çok da güzel dostluklarım var. Ben o dostluğun daha uzun vadede, Türkiye’ye çok büyük yararlar getireceğine ve o dostluğun sürekli olarak dünya için –bakın bu noktanın altını özellikle çiziyorum- dünya için bu dostluğun ve karşılıklı anlayışın, Türkiye içerisinden başlamak üzere, sonra uluslar arası boyuta taşınmasından yanayım. Olmadığı zaman her iki ülkenin, menfaatlerinin çok dışında işler gelişebilir. Onun için Türk ve İsrail halkları da dahil benim buradaki halklarımla nasıl yaşıyorsak, aynı şekilde, aynı sevgi içerisinde yaşamayı bilmeli; bu hepimizin menfaatine diyorum. Şalom’un yeni yapılanmasını tebrik ediyorum; inşallah daha iyi olur. Diyalogdan daha iyi insanların birbirini anlayabilecekleri, saygı duyabilecekleri ve sevebilecekleri hiçbir metot yok.  Diyaloga açık olmamız lazım, birbirimizi anlamamız lazım. Çok keskiniz, çok sinirliyiz. Hayat şartlarını çok zorladık, tahammülsüssüz, neticede bu dünya ve bu dünyada hepimiz yaşamaya mecburuz. Hiç olmazsa doğru yaşayalım, iyi yaşayalım. Bu vesile ile tüm cemaate sevgilerimi iletiyorum. Cemaatte yakinen tanıştığım arkadaşlarıma, bir kez daha sevgilerimi iletiyorum.

Yazıya döken ve fotoğraflar:

Alberto Modiano

Can Çobanoğlu kimdir?

Can Çobanoğlu 18 sene voleybol oynadı ve 40 kez milli formayı taşıdı. Daha sonra amatör futbol oynadı sekiz sene; o dönemin sonunda ise spor yazarlığı yaptı. İş adamları derneğinin kuruluşunda bulundu, genç işadamları derneğinin kurucusu oldu, Türkiye İthalat ve İhracatçılar Derneği’nin kurucu başkanlığını yaptı. Bu arada iletişim fakültesini bitirip, iletişimle ilgili sosyal forum projelerinde yer aldı. Daha sonra 1996’da milli takımın dış ilişkiler kurulunda görev aldı; 97’den itibaren milli takım idari sorumluluğuna geldi. Daha sonra ise ilk defa milli takım menajerliği unvanıyla görev aldı ve akabinde 2002 Dünya Kupası’ndan sonra da milli takımlar departmanını futbol federasyonu bünyesinde kurumsal yapı olarak kurup, bu departmana bağlı, idari anlamda, milli takımların koordinasyonundan sorumlu oldu. Konfederasyondan 2005 senesinden ayrıldıktan sonra, Denizlispor’un kötü bir döneminde kendi kariyerini de tehlikeye atmasına rağmen, başarıya ulaştı ve sonunda Türk spor kamuoyuna mal olan bir maçla da menajerliğini noktaladı.  2007’den bu yana Fanatik Gazetesi’nin yazarı. Spor yazarlığının yanı sıra televizyon yorumculuğu, üniversitelerde yönetim bilimlerinde öğretmenlik, konsept seminer konuşmacılığı yapıyor.

Facebook'ta Paylaş
Yazdır Yazdır
Yazdırma Önizleme X Yazdir
Yazdırma işlemini başlatmak için YAZDIR 'a tıklayın.
Arkadaşına Gönder Arkadaşına Gönder
Arkadaşlarıma Gönder X
Abone Formu X
Şalom Gazetesi’nin adresinize gelmesi için bir yıllık şehir içi abonelik ücreti 140 TL.dir.
İletişim Formu X
Şalom Satış Noktaları X
Remzi Kitabevi - Etiler Akmerkez
Remzi Kitabevi - Suadiye
Remzi Kitabevi - Osmanbey
Remzi Kitabevi - Erenköy Carrefour
Remzi Kitabevi - Akadlar Mayadrom
Remzi Kitabevi - Mecidiyeköy Profilo
Remzi Kitabevi - Ankara Armada
Remzi Kitabevi - İzmir
Remzi Kitabevi - Antalya
Şalom Gazetesi - Künye X
künye
Abone Bize Ulaşın Reklam Şalom Satış Noktaları Künye Tüm Hakları Saklıdır. Şalom Gazetesi 2008